15 Temmuz 2015 Çarşamba



sen bu karanlık ömrümün içine bir sevinç ışığı gibi, kurumaya yüz tutan ekinlere can veren bir nisan yağmuru gibi birden bire geldin (sabahattin ali) 




dört yıl önce, bir gün ani bir kararla sıfırladım hayatımı.
bana hep söylerdi bazı arkadaşlar "dışarıda yaşam var" diye. 
ama oradan baktığımda dışarıda bir başka hayat olabileceğine aklım yatmazdı.
kolay mı, yirmi yılı aşkın bir süre hep o masanın arkasındaydım.
bundan başka bir yaşam şekli var mı ki?!!

ve bir gün beni o masaya sıkı sıkıya bağlayan ip koptu.
koparmak kendi kararımdı ama yinede o "yenilmişlik" duygusunu üzerimden uzun süre atamadım.
evimi değiştirdim
yanıma bir kaç kıyafet alıp, eşyalarımı bir depoya kaldırdım.

zeytin topladım
köpeklerimle uzun yürüyüşler yaptım
an geldi kimse ile konuşmadım
akşamdan sabaha
sabahtan akşama uyudum
en güzel doğum günümü kutladım
sabah annem ve babam erkenden kalkmışlar benim için tee 90'lı yılların başında olduğu gibi bir rulo pasta yapmışlardı.
yemekler yaptım.
yeni tarifleri denedim yine babamın üzerinde.
kendime hırka ördüm.
yıllar önce aldığım, aylarca yemek masamın üzerinde yayılmış halde duran ve sonunda daha fazla tozlanmasın diye toplayıp, kutusuna kaldırdığım yap-bozu bitirdim.
kırlent ördüm...bildiğin kırlent yaa....var mı ötesi.

sonra bir gün sevgili "yigenim" gel dedi.
ve istanbul'a geldim
yıllardır kullanılmayan eski eve...
yeni bir işim oldu.
sabah gidiyorum
bol bol oturuyorum
okuyorum
internette geziyorum
olursa bir kaç yazı kaleme alıp, akibetini takip ediyorum
sonra akşam olunca eve geri geliyorum.

yıllarca kullanılmayan ev, kullanılmayan eşyaların saklandığı bir depoya dönmüş.
gece başımı koyacağım, can kedisiyle paylaşacağım bir yastığımın olmasını yeterliydi benim için.
evi toparlamaya, bir şeyleri değiştirmeye gerek yoktu.
saçma bir kabullenme duygusu hakimdi.
facebook'ta hasret, özlem dolu paylaşımlar.
youtube'da acıklı şarkılar dinlemeler...

derken bir arkadaşımın cinliği ile seni buldum karşımda.
kelebeklerimin grevde olduğu o dönemde.
kanat çırpmayı unutan onlar mı yoksa ben miyim diye sormuştum da "sen unutmuşsun" demiştin.
haklıymışsın...unutan benmişim.
sayende hepsi çılgınlar gibi dans edip, dur durak bilmez oldu.

gün, sabaha senden gelen mesajın sesiyle başlar olmuştu.
sokakta telefon elimden düşmüyor, bilgisayar kapanmıyordu

olur olmaz şeyden ateş alıp sinirlerimin tavan yapması,
senden haber alamamanın verdiği o tuhaf hissi yaşmak...

hep merak ederdim, şu ergenler mesajlaşarak nasıl kavga ediyorlar, kapris yapıyorlar, birbirlerine küsüp, ayrılıp, barışıyorlar diye
seninle öğrendim!

bir zamanlar durmadan çaldığı için kaçtığım telefona neden çalmıyorsun diye trip atar oldum.
ya bildiğin kavga ettim...telefona küstüm....var mı böyle bi şey ?
varmış işte!!

ve nihayet bir gün deniz yeşili gözlerinle tanıştım.
dudağının kenarında o hınzır gülümseme 
rüzgarda dağılmış saçların
tınısı bugün bile kulaklarımdan gitmeyen sesinle 
seni karşımda bulduğumda 
ben,
ne yapacağını bilemez, 
heyecandan iki kelimeyi bir araya getiremez,
nefes alamaz,
yutkunamaz,
kalbimin atışını duyacaksın da, 
küçük dağları yaratmışcasına ortalıkta dolanan benim karşında nasıl kifayetsiz kaldığımı anlayacaksın diye korkar olmuştum.

şimdilerde;
sana kırgın olduğumda birlikte gezdiğimiz yerlere gitmemeyi 
ya da 
seni özlediğimde o yerlere gitmeyi seviyorum
gezdiğim her yerde, 
tattığım her yemekte,
okuduğum her kitapta,
seyrettiğim her filmde,
bilgisayarı her açtığımda,
geceleri başucumda, 
gündüzleri yanı başımda hep sen varsın.

aradan geçen onca zamana rağmen bugün bile aynı samimiyet ve içtenlikle söylemeye devam ediyorum
dileğin dileğim, umudun umudum, düşüncen düşüncemdir.
seni seviyorum adam
hoş geldin............iyi ki geldin.











7 Temmuz 2015 Salı

yine bana hüsran....


Şu yaşıma geldim hala kadın erkek arasındaki ilişkiyi çözebilmiş değilim…

Bir kahve mekanında oturmuş arkadaşımı bekliyorum;  radyo iyi çekmeyince cızırtıya daha fazla tahammül edemeyip, kulaklığı çıkartıp etrafı seyre koyuldum. Erken bir saat olunca seyre değer bir şey bulamamıştım ki hemen peşim sıra gelip arka masaya oturan bir çiftin konuşması çalındı kulağıma (işte bu yüzden kulaklık takmadan çıkmıyorum dışarıya).

Çocuk kıza iltifatlar ediyor…kız cıvıl cıvıl ötüyor…kikirdiyor…işveleniyor (allah kahretmesin, ben niye beceremiyorum şunu)…Kızda ego tavan yapmış “söylesene” diyor işveli bir sesle “benim neyimi beğeniyorsun”. Çocuk başlıyor saymaya “sesi…gülüşün…ellerin…ayakların…” yetmiyor tabii, “başka” diyor kız (o kızdaki egoyu istiyorum). Çocuk saymaya devam ediyor; “saçını çok güzel toplamışsın, parfümün”…. Kız yapıştırıyor “o benim doğal kokum” (yuhh….ben tee burdan duyuyorum). Kısa bir sessizlik…Kız canı sıkılmış ama işvesinden bir şey kaybetmemiş halde “ben kahve istiyorum” diyor. Şeker ve yağın el birliği yapıp kazara aralarına düşen kahveyi kül kedisine çevirdiği (ki bu masal mutlu sonla bitmiyor) bir içecek istiyor(o sırada ben de önümdeki bardakta duran sıvıya bakıyorum; şekersiz sütsüz kahve…galiba kaybetmeye başladığım nokta bu), yanında da çikolatalı pasta.

Çocuk masadan kalkıp yanımdan geçip giderken arkamdan cep telefonunun kilidi açılışının sesi geldi. Muhtemelen bu buluşmayı dört gözle bekleyen kankileri mesaj yazılıyor. Çocuk döndüğünde biraz daha ciddiler, az önceki sıcaklık yok (karşı karşıya oturmuşlar- nerden mi biliyorum…dönüp baktım da ondan biliyorum).”ee” diyor kız“sen nasıl kızlardan hoşlanırsın?” (hobaaaaaaaaaaaa….). Çocuk hiç düşünmeden başlıyor tarife (belli ki daha önce çalışılmış ya da arkadaşlar arasında  konuşmalara o kadar çok konu olmuş ki oynat düğmesine basılmış gibi başlıyor saymaya) “senin gibi uzun boylu ve ince yapılı kızları beğeniyorum (bi an gözümün önüne makyaj yapmamış Adriana Lima geliyor…malum tek rakibim), doğal olacak (doğal…ne kadar doğal…bence daha çok doğa ile özdeş aromaya benziyor ama yine de sen daha iyi bilirsin) her konuda tartışabileceğim (tartışma…tartışma konunuz ne olabilir ki…merak ettim şimdi) konuşabileceğim (konuşmak….deminden beri kıza iltifat edip duruyorsun. İki satır dişe dokunur tek cümle çıkmadı ikinizden de) biri olmalı.

Kız yine kikirdiyo (ya ben niye böyle kikirdeyemiyorum). Bu kikirdemenin üzerine çocuk yine kızın yanına geldi ve kolunu kızın omuzuna koydu (nerden mi biliyorum? Kolunu uzatırken bana çarptı….çok mu geriye doğru gitmişim..yoo sadece olabildiğince dik oturmuşum. Ben hep dik otururum. Böyle dimdik. Süpürge sopası yutmuş gibi –şu an ekrana değen bir burnum olabilir ama hala çarpılmadım-). En heyecanlı yerinde beklediğim kişi geldi de kahvelerimizi (o da benim gibi kremasız şekersiz kahve içiyor…bizim ruhumuz ölmüş de haberimiz yok….eskiden içtiğim bi baharatlı kahve vardı, onu tekrardan mı içmeye başlasam?) içip sohbet ederken biraz olsun uzaklaştım onlardan.

Az sonra kalktılar. Yanımdan geçip giderlerken çocuğu ve aşık olduğu kıza şöyle bi baktım (yeminle şöyle göz ucuyla bi baktım. Başka bir şey yok. Ama bizi en iyi yine biz çözümleriz. Hele bir de benim gibi biri böyle bir malzeme bulduysa hiç kaçarı yok, filetosunu çıkartırız). Giydiği ayakkabının mantar tabanı neredeyse benim bir karışım kadar ve o topuğa rağmen çocuğun omuzuna dahi gelmeyen, saçları sarının tonları ile kaplanmış, yüzünü görmediğim için makyaj konusunda bir şey diyemiyorum, doğal kokusu ile burnumun direğini kıran, az daha gayret etse üzerime düştüğünde kemiklerimi kıracak bir beden yanımdan geçip gitti….eeyyy aşk, sen gerçekten bizi kör ediyorsun.

Tabii iş bu kadarla da kalmıyor. Anlayamadığım şeylerden biri de; erkeklerin kendi ayakları üzerinde duran kadınları sevmeleri ama evlilik için onları tercih etmemeleri (hadi bakalım kolay gelsin). Diyeceksiniz ki bu nerden çıktı. Nerden çıkabilir? Tabi ki yine kulaklığım olmadan yolculuk ettiğim bi günde (Evet yine!! Çantamda yedek kulaklık taşımaya başlayacağım) bindiğim minibüsün arkadaki dörtlü koltuğunda ki iki hanımefendiye denk geldim. Biri diğerine akıl veriyor (ne yazık ki konuşanın başını kaçırmışım ki kim bilir hayata dair ne öğütler vardı…neyse, olduğu kadar); “öyle her şeyi ben yaparım deme. Bırak o yapsın.” diyor yaşı biraz daha büyük gösteren. Diğeri itiraz etmeye kalkıyor ama dominant abla bastırıyor “hayır, olmaz deme. Sen beni dinle. Evdeki işleri ayır” diyor (ki ben bu durumu daha önce çalıştığım yerdeki memurlarımdan biri üzerinde denenmiş olduğunu gördüm, çok da işe yaramıştı. Mesela camları silmek güç gerektirdiği için erkek işi, balkonu yıkamak erkek işi, perdeleri indirmek, asmak erkek işi, süpürmek erkek işi)….balkonu sen mi yıkıcan bırak o yıkasın. Kova taşımak çok zor diyeceksin. Belim ağrıyo diyeceksin. İki gece ayy ayy belim diyeceksin. Gör bakalım yapıyor mu yapmıyor mu”  (Vayy arkadaş!! Keşke bu ablayla daha önce tanışsaydım). Bir kere cam sileceksin üç gün yatacaksın. Parmağını oynatmayacaksın (benim niye aklıma gelmedi ki….üstelik en sevmediğim iştir cam silmek. Bu kadar gereksiz bir ev işi daha olamaz. Ya bi de sevmediğimden mi nedir ne zaman cam silmeye kalksam akşamına yağmur yağar. Var bi gudubetlik…). İster kendi silsinnnnnnnnnn ister eve kadın alsın. Raftan tenceremi indiricen. Çağır gelsin indirsin. Pazara mı çıkıcan, markete mi gidicen götür yanında torbaları taşısın. Gelmiyor mu…belim ağrıyo diye yat üç gün de gör bakalım geliyor mu gelmiyor mu?”

Yol boyunca bir yandan dinleyip, bir yandan da tekrarlayarak hepsini bir bir zihnime kazıdım. Sonra, çevremdeki evlilikleri düşündüm. Kimisinde kadın evin bütün yükünü almış, durdurak bilmeden koşturuyor (ki hemen hepsi de aynı zamanda bir iş yerinde çalışmakta). Peki, ailesine yaranabiliyor mu? Yooo….en ufak bir aksaklıkta hır gür…Bi de (ki nasıl olduysa erkek arkadaşlarım hep bu durumda) tam tersi evlilikler var. Hanımlar genellikle çalışmıyor. Ama en azından haftanın bir günü dışarıda yemek yeniliyor. Sinemaya, tiyatroya konserlere gidiliyor. Çarşıya pazara ya birlikte gidiliyor ya da erkek tek başına çıkıyor.

Bir de halen bekar olan kız arkadaşlarıma bakıyorum; Hepimizin elinden ne uçan ne kaçan kurtuluyor. Yalnız da yaşasak, ailemizle de yaşasak evin bütün ihtiyaçlarını kimseye mahkum kalmadan kendimiz hallediyoruz. En kötü ihtimalle yapamayacağımız bir şeyse eve usta çağırıyoruz, o yapıyor. Tüm bu donanımla biz niye evlenecek birer eş bulamıyoruz? Bir şeyleri yanlış yaptığımız ortada.Ağlasak, sızlasak, ayy ben yapamam filan desek demek ki işler çok daha farklı olacak. Hepimizin sevgilisi var ama konu evlilik olunca o sevgililerin başkalarını tercih ediyor olmalarının bir sebebi olmalı dimi?

Sonra bir akşam bu düşüncemi bi arkadaşıma açtım (kulakların çınlasın turan). Dedi ki; “evet biz erkekler güçlü kadınlarla arkadaşlık yapar ama evlenmek için bize ihtiyacı olanları seçeriz. Kadını korumak, kollamak, hizmet etmek hoşumuza gider. Gücümüzü, egomuzu tatmin ederiz. Ama (aslında bu amayı koyu harflerle ve altı çizili yazmak gerek) sonra bir gün onlardan sıkılırız. Gözümüz dışarıya kayar. Kendi işini kendi halleden kadınlar yine bize çekici gelir. Bu sefer eşlerimizi o güçlü kadınlarla aldatırız.”

Hadi bakalım…..Ben yine çıkmazlardayım.

Sonra bir de işin romantizm kısmı var ki en sarpa sardığım nokta da o. Yeni biriyle tanıştım diyelim. Bi yemeğe ne bileyim bi kahve (malum Müslüman ülkeyiz yok öyle şarap içmeler filan-yine burnum ekrana yapıştı) içmeye gideceğim dimi. Ya giy şöyle güzel bir elbise, topla saçını, yap makyajını dimi….nerdeee!!!! İlk defa gördüğüm biriyse zaten konuşacak bir şeyler bulmak sorun. Yok daha önceden bi şekilde tanıştığım biriyse e zaten beni biliyor, konuşacağımız konular hiç de öyle romantizmden uzakta günlük konular olacaktır. E bu ikilem içerisinde ben ne yapabilirim ki? Hiç unutmuyorum, bir arkadaşım “Meryem senden romantizm beklemek boz ayının akşam yemeğini mum ışığında yemesine beklemeye benziyor” demişti.


Yine evde kaldım iyi mi?! 

2 Temmuz 2015 Perşembe





beş yıl önceydi, yanılmıyorsam tam da bu tarihteydi bi amca girdi kapıdan. elinde bir baston, ayakta durmakta zorlanıyordu. masamdakileri kovaladım aldım, aradan aldım onu. çekingen gözlerle bakıyordu etrafa, kalabalığın içinden onu ayırıp aldım diye. kimliğine baktım, 86 yaşındaydı. işlemlerini yaptım yolladım gönderdim.

bir kaç gün sonra tekrar girdi kapıdan. bu sefer biraz daha rahattı, cesaretle yaklaştı masaya doğru...gönderdim yanımdakileri yine aldım onu. konuştuk biraz; evini, komşularını, torunlarını anlattı...sonra gitti. 

bu böyle sürdü yaz boyunca. sonra bi gün ortalık sakinken anlatmaya başladı; eşini 47 yıl önce kaybetmiş. yalnız yaşıyormuş. çocukları uzun zaman önce vefat etmişler, torunları ilgileniyormuş onunla.

'ölümüm yaklaştı' dedi. artık eşi onu yalnız bırakmıyormuş, her zaman yanındaymış. sohbet ediyorlarmış. 'korkmuyorum' dedi. eşini anlattı. 

çok şeye şahit oldum....çok kişi tanıdım....çok kişinin hayatına bi şekilde dahil oldum. ne aşıklar, ne aşklar, ne aşktan ayılıp bayılanlar hatta öleceğini iddia edenler gördüm. ama onun gözlerinde gördüğüm özlemi, aşkı başka kimsede görmedim. 

işte o gün karar verdim; ben o sevgiliyi bekleyeceğim.