6 Ağustos 2015 Perşembe


canım benim, zaman bize kendisinden ne kadarını bahşedecek, bilmiyorum, bilmiyoruz. 
ama çok iyi bildiğim bir şey var: ne kadar sürecekse bu zaman, seni edebileceğim kadar mutlu edeceğim, senin hayatımdaki soluğunu çekebildiğim kadar içime çekip, sesini, tenini, dokunuşlarını, öpüşlerimizi, sevişmelerimizi… sana ait ne varsa, her şeyi, son ânına kadar, ezberleyerek, zihnimin yanı sıra kâlbime, ruhuma ve tenime nakşederek, senin hakkını vererek yaşayacağım.
nermin bezmen / gönderilmeyen aşk




hayatımın gizli bir odası olduğunu senin sayende fark ettim. 

hani masallarda anlatılan, anahtarına ulaşmak için yedi sınavdan geçilen ve sonunda kaf dağında yaşayan anka kuşunun kanadına tutunarak ulaşılan o gizli oda....

o gizli odada ne çok şey gizliymiş meğer....

hayatımın, bugüne değin bana öğretilenlerden çok farklı şekillerde de devam edebileceğini
kendime farklı bir yerden bakarak, başkalarının cümleleri ile değil kendi kelimelerimle tarif edebileceğimi öğrendim

karşımda hiç tanımadığım bir kadın buldum
bana çok benzeyen....tanımadığım....tanımlayamadığım bir kadın
şaşırtıcı.....heyecan verici....ürkütücü
sen olmasaydın, belkide bir ömür tanıyamayacağım bir kadın

ne tuhaf....kendini çok iyi tanıdığını sanırken birden bire aslında kendin  ile ilgili hiç bir şey bilmediğini görmek

sorsalar; kendine güvenen, hiç bir şeyden korkmayan (gök gürültüsü hariç), ne yapacağını bilen bir kadındım.
yani daha doğrusu böyle olduğumu sanıyordum. meğer; duyguları ile hareket eden, sevdiği zaman dünyanın geri kalanın unutan biriymişim.

bir başka tene dokunmanın ya da bir başkasının tenime dokunmasının ayaklarımı yerden kesip, başka dünyalara sürükleyecek kadar kuvvetli bir duydu olduğunu bilmiyormuşum.

seninle bunca yıl, nereye nasıl saklandığını bilmediğim çılgın bir tutkuyla dolu olduğumu öğrendim.

o gizli odada....saklanmış onca eşya içinde, gerçekte kim olduğumu....varlığımı.....yıllar boyu farkına varmadığım gerçek kadını buldum. kim ne söylerse söylesin, ben o kadın olmaktan çok mutluyum.

özlemeyi öğrendim seninle....
endişelenmeyi
kaybetmekten korkmayı...
hani, bir kaç gün kaybolsan ortalıktan, söz verdiği zamanda aramasan limitsiz bir korkuya kapılır, yüreğime bıçak saplanmış gibi ne yapacağımı bilemez halde korkmayı

beklemeyi, sabretmeyi de senden öğrendim....
öyle çok bekledim ki senden gelecek tek bir satırı

affetmeyi öğrendim....
ne konuşursak konuşalım....verilen ama tutulmayan sözler ne olursa olsun hep yeniden başladık

seninle değişti bütün hayatım 
hani derler ya "insan kendi kaderini çizebilir" 
hayır, sakın inanma
kader, bizim asla bilemeyeceğimiz rastlantılarla çizilmiştir

sen, yarını düşünmeden, biraz korkarak ve de heyecanla atıldığım bir macerasın 



15 Temmuz 2015 Çarşamba



sen bu karanlık ömrümün içine bir sevinç ışığı gibi, kurumaya yüz tutan ekinlere can veren bir nisan yağmuru gibi birden bire geldin (sabahattin ali) 




dört yıl önce, bir gün ani bir kararla sıfırladım hayatımı.
bana hep söylerdi bazı arkadaşlar "dışarıda yaşam var" diye. 
ama oradan baktığımda dışarıda bir başka hayat olabileceğine aklım yatmazdı.
kolay mı, yirmi yılı aşkın bir süre hep o masanın arkasındaydım.
bundan başka bir yaşam şekli var mı ki?!!

ve bir gün beni o masaya sıkı sıkıya bağlayan ip koptu.
koparmak kendi kararımdı ama yinede o "yenilmişlik" duygusunu üzerimden uzun süre atamadım.
evimi değiştirdim
yanıma bir kaç kıyafet alıp, eşyalarımı bir depoya kaldırdım.

zeytin topladım
köpeklerimle uzun yürüyüşler yaptım
an geldi kimse ile konuşmadım
akşamdan sabaha
sabahtan akşama uyudum
en güzel doğum günümü kutladım
sabah annem ve babam erkenden kalkmışlar benim için tee 90'lı yılların başında olduğu gibi bir rulo pasta yapmışlardı.
yemekler yaptım.
yeni tarifleri denedim yine babamın üzerinde.
kendime hırka ördüm.
yıllar önce aldığım, aylarca yemek masamın üzerinde yayılmış halde duran ve sonunda daha fazla tozlanmasın diye toplayıp, kutusuna kaldırdığım yap-bozu bitirdim.
kırlent ördüm...bildiğin kırlent yaa....var mı ötesi.

sonra bir gün sevgili "yigenim" gel dedi.
ve istanbul'a geldim
yıllardır kullanılmayan eski eve...
yeni bir işim oldu.
sabah gidiyorum
bol bol oturuyorum
okuyorum
internette geziyorum
olursa bir kaç yazı kaleme alıp, akibetini takip ediyorum
sonra akşam olunca eve geri geliyorum.

yıllarca kullanılmayan ev, kullanılmayan eşyaların saklandığı bir depoya dönmüş.
gece başımı koyacağım, can kedisiyle paylaşacağım bir yastığımın olmasını yeterliydi benim için.
evi toparlamaya, bir şeyleri değiştirmeye gerek yoktu.
saçma bir kabullenme duygusu hakimdi.
facebook'ta hasret, özlem dolu paylaşımlar.
youtube'da acıklı şarkılar dinlemeler...

derken bir arkadaşımın cinliği ile seni buldum karşımda.
kelebeklerimin grevde olduğu o dönemde.
kanat çırpmayı unutan onlar mı yoksa ben miyim diye sormuştum da "sen unutmuşsun" demiştin.
haklıymışsın...unutan benmişim.
sayende hepsi çılgınlar gibi dans edip, dur durak bilmez oldu.

gün, sabaha senden gelen mesajın sesiyle başlar olmuştu.
sokakta telefon elimden düşmüyor, bilgisayar kapanmıyordu

olur olmaz şeyden ateş alıp sinirlerimin tavan yapması,
senden haber alamamanın verdiği o tuhaf hissi yaşmak...

hep merak ederdim, şu ergenler mesajlaşarak nasıl kavga ediyorlar, kapris yapıyorlar, birbirlerine küsüp, ayrılıp, barışıyorlar diye
seninle öğrendim!

bir zamanlar durmadan çaldığı için kaçtığım telefona neden çalmıyorsun diye trip atar oldum.
ya bildiğin kavga ettim...telefona küstüm....var mı böyle bi şey ?
varmış işte!!

ve nihayet bir gün deniz yeşili gözlerinle tanıştım.
dudağının kenarında o hınzır gülümseme 
rüzgarda dağılmış saçların
tınısı bugün bile kulaklarımdan gitmeyen sesinle 
seni karşımda bulduğumda 
ben,
ne yapacağını bilemez, 
heyecandan iki kelimeyi bir araya getiremez,
nefes alamaz,
yutkunamaz,
kalbimin atışını duyacaksın da, 
küçük dağları yaratmışcasına ortalıkta dolanan benim karşında nasıl kifayetsiz kaldığımı anlayacaksın diye korkar olmuştum.

şimdilerde;
sana kırgın olduğumda birlikte gezdiğimiz yerlere gitmemeyi 
ya da 
seni özlediğimde o yerlere gitmeyi seviyorum
gezdiğim her yerde, 
tattığım her yemekte,
okuduğum her kitapta,
seyrettiğim her filmde,
bilgisayarı her açtığımda,
geceleri başucumda, 
gündüzleri yanı başımda hep sen varsın.

aradan geçen onca zamana rağmen bugün bile aynı samimiyet ve içtenlikle söylemeye devam ediyorum
dileğin dileğim, umudun umudum, düşüncen düşüncemdir.
seni seviyorum adam
hoş geldin............iyi ki geldin.











7 Temmuz 2015 Salı

yine bana hüsran....


Şu yaşıma geldim hala kadın erkek arasındaki ilişkiyi çözebilmiş değilim…

Bir kahve mekanında oturmuş arkadaşımı bekliyorum;  radyo iyi çekmeyince cızırtıya daha fazla tahammül edemeyip, kulaklığı çıkartıp etrafı seyre koyuldum. Erken bir saat olunca seyre değer bir şey bulamamıştım ki hemen peşim sıra gelip arka masaya oturan bir çiftin konuşması çalındı kulağıma (işte bu yüzden kulaklık takmadan çıkmıyorum dışarıya).

Çocuk kıza iltifatlar ediyor…kız cıvıl cıvıl ötüyor…kikirdiyor…işveleniyor (allah kahretmesin, ben niye beceremiyorum şunu)…Kızda ego tavan yapmış “söylesene” diyor işveli bir sesle “benim neyimi beğeniyorsun”. Çocuk başlıyor saymaya “sesi…gülüşün…ellerin…ayakların…” yetmiyor tabii, “başka” diyor kız (o kızdaki egoyu istiyorum). Çocuk saymaya devam ediyor; “saçını çok güzel toplamışsın, parfümün”…. Kız yapıştırıyor “o benim doğal kokum” (yuhh….ben tee burdan duyuyorum). Kısa bir sessizlik…Kız canı sıkılmış ama işvesinden bir şey kaybetmemiş halde “ben kahve istiyorum” diyor. Şeker ve yağın el birliği yapıp kazara aralarına düşen kahveyi kül kedisine çevirdiği (ki bu masal mutlu sonla bitmiyor) bir içecek istiyor(o sırada ben de önümdeki bardakta duran sıvıya bakıyorum; şekersiz sütsüz kahve…galiba kaybetmeye başladığım nokta bu), yanında da çikolatalı pasta.

Çocuk masadan kalkıp yanımdan geçip giderken arkamdan cep telefonunun kilidi açılışının sesi geldi. Muhtemelen bu buluşmayı dört gözle bekleyen kankileri mesaj yazılıyor. Çocuk döndüğünde biraz daha ciddiler, az önceki sıcaklık yok (karşı karşıya oturmuşlar- nerden mi biliyorum…dönüp baktım da ondan biliyorum).”ee” diyor kız“sen nasıl kızlardan hoşlanırsın?” (hobaaaaaaaaaaaa….). Çocuk hiç düşünmeden başlıyor tarife (belli ki daha önce çalışılmış ya da arkadaşlar arasında  konuşmalara o kadar çok konu olmuş ki oynat düğmesine basılmış gibi başlıyor saymaya) “senin gibi uzun boylu ve ince yapılı kızları beğeniyorum (bi an gözümün önüne makyaj yapmamış Adriana Lima geliyor…malum tek rakibim), doğal olacak (doğal…ne kadar doğal…bence daha çok doğa ile özdeş aromaya benziyor ama yine de sen daha iyi bilirsin) her konuda tartışabileceğim (tartışma…tartışma konunuz ne olabilir ki…merak ettim şimdi) konuşabileceğim (konuşmak….deminden beri kıza iltifat edip duruyorsun. İki satır dişe dokunur tek cümle çıkmadı ikinizden de) biri olmalı.

Kız yine kikirdiyo (ya ben niye böyle kikirdeyemiyorum). Bu kikirdemenin üzerine çocuk yine kızın yanına geldi ve kolunu kızın omuzuna koydu (nerden mi biliyorum? Kolunu uzatırken bana çarptı….çok mu geriye doğru gitmişim..yoo sadece olabildiğince dik oturmuşum. Ben hep dik otururum. Böyle dimdik. Süpürge sopası yutmuş gibi –şu an ekrana değen bir burnum olabilir ama hala çarpılmadım-). En heyecanlı yerinde beklediğim kişi geldi de kahvelerimizi (o da benim gibi kremasız şekersiz kahve içiyor…bizim ruhumuz ölmüş de haberimiz yok….eskiden içtiğim bi baharatlı kahve vardı, onu tekrardan mı içmeye başlasam?) içip sohbet ederken biraz olsun uzaklaştım onlardan.

Az sonra kalktılar. Yanımdan geçip giderlerken çocuğu ve aşık olduğu kıza şöyle bi baktım (yeminle şöyle göz ucuyla bi baktım. Başka bir şey yok. Ama bizi en iyi yine biz çözümleriz. Hele bir de benim gibi biri böyle bir malzeme bulduysa hiç kaçarı yok, filetosunu çıkartırız). Giydiği ayakkabının mantar tabanı neredeyse benim bir karışım kadar ve o topuğa rağmen çocuğun omuzuna dahi gelmeyen, saçları sarının tonları ile kaplanmış, yüzünü görmediğim için makyaj konusunda bir şey diyemiyorum, doğal kokusu ile burnumun direğini kıran, az daha gayret etse üzerime düştüğünde kemiklerimi kıracak bir beden yanımdan geçip gitti….eeyyy aşk, sen gerçekten bizi kör ediyorsun.

Tabii iş bu kadarla da kalmıyor. Anlayamadığım şeylerden biri de; erkeklerin kendi ayakları üzerinde duran kadınları sevmeleri ama evlilik için onları tercih etmemeleri (hadi bakalım kolay gelsin). Diyeceksiniz ki bu nerden çıktı. Nerden çıkabilir? Tabi ki yine kulaklığım olmadan yolculuk ettiğim bi günde (Evet yine!! Çantamda yedek kulaklık taşımaya başlayacağım) bindiğim minibüsün arkadaki dörtlü koltuğunda ki iki hanımefendiye denk geldim. Biri diğerine akıl veriyor (ne yazık ki konuşanın başını kaçırmışım ki kim bilir hayata dair ne öğütler vardı…neyse, olduğu kadar); “öyle her şeyi ben yaparım deme. Bırak o yapsın.” diyor yaşı biraz daha büyük gösteren. Diğeri itiraz etmeye kalkıyor ama dominant abla bastırıyor “hayır, olmaz deme. Sen beni dinle. Evdeki işleri ayır” diyor (ki ben bu durumu daha önce çalıştığım yerdeki memurlarımdan biri üzerinde denenmiş olduğunu gördüm, çok da işe yaramıştı. Mesela camları silmek güç gerektirdiği için erkek işi, balkonu yıkamak erkek işi, perdeleri indirmek, asmak erkek işi, süpürmek erkek işi)….balkonu sen mi yıkıcan bırak o yıkasın. Kova taşımak çok zor diyeceksin. Belim ağrıyo diyeceksin. İki gece ayy ayy belim diyeceksin. Gör bakalım yapıyor mu yapmıyor mu”  (Vayy arkadaş!! Keşke bu ablayla daha önce tanışsaydım). Bir kere cam sileceksin üç gün yatacaksın. Parmağını oynatmayacaksın (benim niye aklıma gelmedi ki….üstelik en sevmediğim iştir cam silmek. Bu kadar gereksiz bir ev işi daha olamaz. Ya bi de sevmediğimden mi nedir ne zaman cam silmeye kalksam akşamına yağmur yağar. Var bi gudubetlik…). İster kendi silsinnnnnnnnnn ister eve kadın alsın. Raftan tenceremi indiricen. Çağır gelsin indirsin. Pazara mı çıkıcan, markete mi gidicen götür yanında torbaları taşısın. Gelmiyor mu…belim ağrıyo diye yat üç gün de gör bakalım geliyor mu gelmiyor mu?”

Yol boyunca bir yandan dinleyip, bir yandan da tekrarlayarak hepsini bir bir zihnime kazıdım. Sonra, çevremdeki evlilikleri düşündüm. Kimisinde kadın evin bütün yükünü almış, durdurak bilmeden koşturuyor (ki hemen hepsi de aynı zamanda bir iş yerinde çalışmakta). Peki, ailesine yaranabiliyor mu? Yooo….en ufak bir aksaklıkta hır gür…Bi de (ki nasıl olduysa erkek arkadaşlarım hep bu durumda) tam tersi evlilikler var. Hanımlar genellikle çalışmıyor. Ama en azından haftanın bir günü dışarıda yemek yeniliyor. Sinemaya, tiyatroya konserlere gidiliyor. Çarşıya pazara ya birlikte gidiliyor ya da erkek tek başına çıkıyor.

Bir de halen bekar olan kız arkadaşlarıma bakıyorum; Hepimizin elinden ne uçan ne kaçan kurtuluyor. Yalnız da yaşasak, ailemizle de yaşasak evin bütün ihtiyaçlarını kimseye mahkum kalmadan kendimiz hallediyoruz. En kötü ihtimalle yapamayacağımız bir şeyse eve usta çağırıyoruz, o yapıyor. Tüm bu donanımla biz niye evlenecek birer eş bulamıyoruz? Bir şeyleri yanlış yaptığımız ortada.Ağlasak, sızlasak, ayy ben yapamam filan desek demek ki işler çok daha farklı olacak. Hepimizin sevgilisi var ama konu evlilik olunca o sevgililerin başkalarını tercih ediyor olmalarının bir sebebi olmalı dimi?

Sonra bir akşam bu düşüncemi bi arkadaşıma açtım (kulakların çınlasın turan). Dedi ki; “evet biz erkekler güçlü kadınlarla arkadaşlık yapar ama evlenmek için bize ihtiyacı olanları seçeriz. Kadını korumak, kollamak, hizmet etmek hoşumuza gider. Gücümüzü, egomuzu tatmin ederiz. Ama (aslında bu amayı koyu harflerle ve altı çizili yazmak gerek) sonra bir gün onlardan sıkılırız. Gözümüz dışarıya kayar. Kendi işini kendi halleden kadınlar yine bize çekici gelir. Bu sefer eşlerimizi o güçlü kadınlarla aldatırız.”

Hadi bakalım…..Ben yine çıkmazlardayım.

Sonra bir de işin romantizm kısmı var ki en sarpa sardığım nokta da o. Yeni biriyle tanıştım diyelim. Bi yemeğe ne bileyim bi kahve (malum Müslüman ülkeyiz yok öyle şarap içmeler filan-yine burnum ekrana yapıştı) içmeye gideceğim dimi. Ya giy şöyle güzel bir elbise, topla saçını, yap makyajını dimi….nerdeee!!!! İlk defa gördüğüm biriyse zaten konuşacak bir şeyler bulmak sorun. Yok daha önceden bi şekilde tanıştığım biriyse e zaten beni biliyor, konuşacağımız konular hiç de öyle romantizmden uzakta günlük konular olacaktır. E bu ikilem içerisinde ben ne yapabilirim ki? Hiç unutmuyorum, bir arkadaşım “Meryem senden romantizm beklemek boz ayının akşam yemeğini mum ışığında yemesine beklemeye benziyor” demişti.


Yine evde kaldım iyi mi?! 

2 Temmuz 2015 Perşembe





beş yıl önceydi, yanılmıyorsam tam da bu tarihteydi bi amca girdi kapıdan. elinde bir baston, ayakta durmakta zorlanıyordu. masamdakileri kovaladım aldım, aradan aldım onu. çekingen gözlerle bakıyordu etrafa, kalabalığın içinden onu ayırıp aldım diye. kimliğine baktım, 86 yaşındaydı. işlemlerini yaptım yolladım gönderdim.

bir kaç gün sonra tekrar girdi kapıdan. bu sefer biraz daha rahattı, cesaretle yaklaştı masaya doğru...gönderdim yanımdakileri yine aldım onu. konuştuk biraz; evini, komşularını, torunlarını anlattı...sonra gitti. 

bu böyle sürdü yaz boyunca. sonra bi gün ortalık sakinken anlatmaya başladı; eşini 47 yıl önce kaybetmiş. yalnız yaşıyormuş. çocukları uzun zaman önce vefat etmişler, torunları ilgileniyormuş onunla.

'ölümüm yaklaştı' dedi. artık eşi onu yalnız bırakmıyormuş, her zaman yanındaymış. sohbet ediyorlarmış. 'korkmuyorum' dedi. eşini anlattı. 

çok şeye şahit oldum....çok kişi tanıdım....çok kişinin hayatına bi şekilde dahil oldum. ne aşıklar, ne aşklar, ne aşktan ayılıp bayılanlar hatta öleceğini iddia edenler gördüm. ama onun gözlerinde gördüğüm özlemi, aşkı başka kimsede görmedim. 

işte o gün karar verdim; ben o sevgiliyi bekleyeceğim.

25 Haziran 2015 Perşembe


biliyormusun, kediler sadece güvendikleri kimselere karınlarını okşatırlar.
çünkü en savunmasız oldukları yerdir.
yavru iken onları dilediğince seversin, oynarsın.
ama zaman geçtikçe yedikleri kazıklar onları temkinli davranmaya hatta saldırgan olmaya iter.
kolay teslim olmazlar.
bunca zamandır birlikte olmamıza rağmen can kedisinin karnını ancak son üç yıldır okşayabiliyorum.
sen ne zaman okşatacaksın karnını?
sana dokunmama ne zaman izin vereceksin?

19 Haziran 2015 Cuma

tanımadığınız bir erkek size çiçek verirse şaşırmayın....




ramazan ayının benim için en önemli safhası iftar için sofrayı hazırlamaktır.

eskiden, ailemle yaşarken kalabalık iftar sofralarımız olur. ramazan ayı boyunca hiç hane halkıyla baş başa yemek yediğimiz olmazdı. ya evimizde misafirimiz olurdu ya da biz misafirlikte. yalnızlığımı seviyorum ama iftar için hazırlanmaya başlayınca da bi yoksunluk çöküyor içime.

yalnız da olsam değişmeyen iftar alışkanlıklarım var....o sofra illa ki şanına uygun olacak. tatlısı olacak...tuzlusu olacak...bir de en önemlisi; pidesi olacak!

dün akşam saat 7'yi geçince balkona çıktım. köşedeki fırının önünde oluşacak olan kuyruğun durumunu kontrol için. saat 8'i geçtiğinde kuyruk almış başını gitmiş. mutfağa gidiyorum bir şeyler hazırlıyorum. balkona geliyorum bakıyorum, kuyruk azalmak bir yana daha da uzuyor. neyse canım sorun değil. iki adımlık yer, soframı hazırlayıp, hoca amin demeye başladığı anda kapıdan çıksam ezan bitmeden evde oluyorum nasılsa.

yine öyle yaptım. hoca, ezan için hazırlığa başlar başlamaz fırladım gittim.

aa kuyruk yok...herhalde son anda fırından yeni parti pide çıkardılar bir anda da sattılar millet koşa koşa evine gitti dedim...de...dediğimle kaldım.

pide bitmiş!!!

valla.....pide dedim...bitti dediler.....öyle bi kal geldi bana....kala kaldım kapıda.

gün boyu kurduğum hayallerin suda boğulurken çıkardığı sese mi yansam, aç kaldığıma mı...bilemedim.

çaresiz, ayaklarımı sürüye sürüye eve geri döndüm.

makarna için su koyarken de içimden tekrarladım durdum....pide bitmiş!!!

(buradan o "ben sana 'git al, folyoya sarar fırına atar ısıtırsın' demedim mi" diyen arkadaşa selam olsun!!!)

***

tanımadığınız bir erkek size çiçek verdiğinde sakın şaşırmayın....sebebi vakti zamanında yediği fırçadır.

onlara genelde merkezi yerlerde rastlarsınız. ellerinde bir dergi vardır, size satmak için uğraşırlar.

bir kaç yıl önceydi...metrodan turnikesinde geçtiğimde karşıma öyle biri dikildi. uğraşacak halim yoktu, bir tane aldım.

aradan bir kaç gün geçti. yine aynı yerde yine aynı kişi karşımda. bir tane daha alsana...sebep?!!

yine aradan bir kaç gün geçti, yine aynı yerde yine aynı kişi karşımda...yine "bir tane daha alsana" diyor....bu sefer ısrarcı bi halde yanımda benimle yürümeye başladı. arabayı beklerken bi baktım arkadaşları da geldi....muhabbet nasıl gelişti o kısmını tam olarak anımsamıyorum ama konu yaş mevzuna kadar geldi. klasik kadın tribiyle "sence kaç gösteriyorum" dedim....verdiği cevap muhteşemdi "annem yaşındasın ama ablam gibi duruyorsun" aradan o kadar zaman geçti, şu satırları yazarken hala düşünmekten kendimi alamıyorum; söylediği iyi bir şey miydi, kötü bir şey miydi?

sonra bir salı günü (!) yine turnikeden geçtiğimde onu karşımda buldum. bir dergi alsana. işte o gün isyan ettim. "bir kez olsun elinde bir çiçekle karşılasan beni ölür müsün...şurdan bir yaprak kopar ona bile razıyım?!!" diye.

az evvel dışarıdaydım...fotoğrafçıdan çıktığımda bir erkek bana yol kenarına dikilenlerin arasından koparıldığı bariz belli olan bir çiçeği uzattı......şu an masamın köşesinde o dergiden üç tane var :)

mrym



16 Haziran 2015 Salı


istanbul temizleniyor.....
dün iyice kızdıran güneş bugün yerine bulutlu yağmurlu bir havaya bıraktı
hemde en sevdiğimden (!) gök gürültülü :)
salı günlerini sevemediğim gibi gök gürültüsü ile de aram hoş değil
birisi bana "senin bir şeyden korktuğuna inanmakta güçlük çekiyorum" demişti
yanii...ne bileyim...öyle işte
şu an can kedisinin varlığını arıyorum
dip dibe oturup yan gözle dışarıya bakmamız gerekliydi

yağmur güzel de, keşke bu kadar hızlı yağmasaydı
tam ıhlamurların açtığı şu haftada

mahalledeki tüm ağaçlar sözleşmiş gibi aynı anda açtılar
kapımın önündeki ağacı ben ilkokula giderken dikmiştik
iki yıl önce belediyenin görevlilerince öyle bi budama yapıldı ki geçen yıl anca yaprak verebildi
kökünden budasaydınız dediğim sayın görevli "her yıl onu mu kesicez" diye söylendiğinde iyi ki kamyonun kasasındaydı diye şükrediyorum...öyle sinirlenmiştim
dün gece evin pencereleri ardına kadar açıktı
oturduğum yerden kokusunu duyuyordum
sabaha ıhlamur kokusu ile uyanmak güzeldi

bir çift güvercin yine yuva yaptı üzerine
onlar, gecenin geç saatlerine kadar bir dalın üzerinde gelip gideni seyrediyorlar
ben de onları...
sonra yine birlikte yuvalarına geçip uyuyorlar
ama sağ taraftaki hep tetikte....
ne zaman uzatsam başımı camdan dönüp bana bakıyor
bi zarar gelmeyeceğine kanaat getirince de başını diğerinin üzerine koyup, uyuyor
bizim hiç yapamadığımız gibi...

can kedisi yeni bir ritüel geliştirdi
artık beni, baş ucumda duran resmimizi düşürerek uyandırıyor
ilk zamanlarda aklım çıkıyordu o gürültüden
neyse, alıştım artık
en az iki defa onu düşürüp beni uyandırıyor
kalkıyoruz.....evde tur atıyoruz....yine yatıyoruz

sağ alttaki dişi kırıldı
cuma gecesiydi....gözleri yaşlarla geldi oturdu yanıma
o zaman ne olduğunu anlamamıştım
dün fark ettim
artık kuru mamalar ile kesin olarak vedalaştık
eve giderken bahçedeki kediye götürüyorum, bayram ediyor
dışarıya her çıkışımda, anneme yakalanmadan köşeye bir avuç dolusu bırakıyorum
o da önce beni kapıya kadar geçiyor, sonra yiyor
bir tane gri tekir yavrusu oldu
yan bahçede çimlerin arasına atılmış bir rezervuar var, onun içine saklanıyor
öyle tatlı ki....hani eski çok ünlü bir tablo vardır....ağlayan çocuk tablosu
işte o çocuğa benziyor bakışları
çıldırtıyor beni
bu hafta gittiğimde bir ay daha büyümüş olacak
rahatça sevebilirim artık onu

yağmur dindi
albatroslar neşeli sesler çıkartarak kanat çırpıyorlar gökyüzünde
sanırım yağmura seviniyorlar
onların yaşadığı yerleri insanlar zaptedince onlar da bizim yaşadığımız yerlere gelmeye başladılar
yandaki apartmanın çatısında yuvaları var
yavruları oldu sanırım, zaman zaman bağırtıları geliyor
abim her gün onlara su vermeye çıkıyor
önce susuzluklarını gideriyorlar
sonra çılgınlar gibi yıkanıyorlar içinde

insanlardan örnek alıp, komşuları güvercinlere zarar vermesinler de yükseklerde dilediklerince kanat çırpsınlar.

mrym




8 Haziran 2015 Pazartesi


doğruluğuna yüzde yüz inandığım sözlerden biridir "akıllısı beni bulmaz delisi peşimden ayrılmaz" (ya tamam o başka türlü de söyleniyor da hani şimdi dost var düşman var bi de ciddi ciddi (!) yazma işine girişmişim iki dakika akıllı uslu takılıyorum burada, idare edin).

ailemizi biz seçemiyoruz. ne çıktıysa bahtımıza deyip, yolumuzda ilerliyoruz. ama dostlar öyle mi ya? onlar birbirini buluyooooo.....valla yaa

bi baksana etrafına; arkadaş olmak için çabaladığın, ara sıra bir selam verip hal hatır sormak için kendini yırttığın, bir selamı ile dünyaları sana bağışladığına inandığın kişilerin kaçı, ne kadar yanında kalacak? 

sen istiyorsun diye kimse kimse ile dost olmuyor. oldum dese bile dost kalamıyor. 

o kendiliğinden doğuyor. zamanla sağlamlaşıyor. sonra üzerinden yıllar da geçse yıkılmıyor.

ben şanslı azınlıktanım. kalabalık bi ikinci ailem var. varlıkta ve yoklukta, dertte ve mutlulukta, en ufak bir tehlike karşısında bir olan küçük bir ikinci ailem var. 

abim, uzun zaman önce evlenip aileden ayrıldığından neredeyse tek çocuk gibi büyüdüm. kalabalık aileler nasıl olur bilmezdim. rahmetli gülaysının evine gittiğimde kardeşlerin bir anda parlamalarını sonra da yine yan yana gelip az önce tartışanlar onlar değilmiş gibi güle oynaya devam etmelerini ağzım açık, büyük bir hayranlıkla izlerdim.  

şimdi, şu satırları yazdığım sırada bir yandan da onlarla popüler bir uygulamada birbirimizi yemekle meşgulüz. öyle eğlenceli ki....burada birbirimizi yiyoruz ama herhangi bir tehdit karşısında bir olup, mübalağa etmiyorum karşımızdakinin ömrünü tüketiyoruz. aralarında en masumu benim diyeyim varın gerisini siz düşünün....





bir de sanal dostlarım var. neredeyse üç yıldır kullandığım bu sosyal platformda işlerimizin yoğunluğu nedeniyle zaman zaman ayrı düştüğümüz ama bir şekilde yolumuzun sanal da olsa birleştiği güzel insanlar (isimlerinizi tek tek söylememe gerek var mı....siz kendinizi biliyorsunuz zaten)

ben hakikaten şanslı bir insanım. gerçi bugüne kadar yılda bir defa aldığım (bakın en azından yılda bir alıyorum) piyango biletlerine amortiden başka isabet eden  ikramiye olmadı. hadi ondan geçtim aşk hayatım kanatlandı uçuyor desem yalan olur. borsa endeksi daha istikrarlıdır. 

şanslı olduğum konu; interneti ilişki, flört, heyecan ya da üçkağıt mekanı olarak kullanan onca kişi varken ben kendime bir yenge bulmuş olmamdır. 





güzel insanlar.....hepinizi ay lav yu 







5 Haziran 2015 Cuma

alışkanlık işte...


kolay eşya atabilen biri değilim. sanırım aileden gelen bir alışkanlık bu.

istanbul'daki eve geri geldiğimde salondaki koltukları değiştirmek istedim. babam itiraz etti  "ama onlar az kullanıldı"......otuz beş yıl önce alınmış olmaları bişeyi değiştirmiyor ve neticede koltuklar hala evde.

bu duruma itiraz edebilecek bir halim yok, ben de bu konuda mimliyim....altı üstü 93 yılında (tarihi adım gibi biliyorum, o yıl pamukbank'ta çalışmaya başlamıştım) alınmış bi tişört ne kadar eskimiş olabilir ki?!! sol omuz kısmında bir iki küçük (!) delik dışında sapa sağlam. bi de alındığıda lastikli idi, şimdi lastikleri yok ama hala kullanıyorum yanii!!

kırmızı bi ayakkabım var mesela. yan tarafından açıldı, yapıştırdım. yine açıldı. yine yapıştırdım. en sonunda tuttum japonla yapıştırdım. artık açılmıyor....japonun değdiği yerden kırılıyor. akibeti değişti mi? tabiki hayır. kutusuna koydum, diğerlerinin yanda duruyor. ara sıra evde giyiyorum. seviyorum napiim :)

bi de asla vazgeçemediğin insanlar var tabii...artık görüşmüyor olabilirim. ama hala hayatımdadır onlar.

bazen bir kitabın sayfa ayracında rastlarım ona.
bazen perde asmak için çıktığım merdivenden inerken.
bazen hazırladığım sofrada bulurum onu.
bazen martıya simit atarım onunla.
bazen soğuk rüzgarlarda tutar elimden.
bazen ayakkabı denerken yanındadır
bazen saatlerce gezdiğin mağazan hiç bir şey almadan çıktığında ordadır
bazen tembel tembel yattığın çimlerde  gölge olur
bazen o deli horoz kovalarken seninle birlikte kaçıyordur
bazen zeytin toplar benimle
bazen dut ağacının tepesindedir
sabah uyandığımda, geç kaldığımda, gülmekten gözlerimden yaşlar geldiğinde, hiddetten gözüm döndüğünde, sabah aldığım gazetede, dinlediğim haberde, o bed sesimle söylediğim şarkılarda, mailime gelen sarı zarflarda, doğum günümü kutlamadığında, gecenin bir vakti üzüntü içinde uyandığımda, hastalandığımda, içtiğim kahvede, onsuz gitmek istemediğim mekanlarda, saatlerce uğraşarak hazırladığım yaprak sarmasını bir oturuşta yediğimde, can kedisiyle kavga ettiğimde, taktığım kolyede, kullandığım parfümde, ters dönen şemsiyede, ektiğim çiçeklerin tomurcuklarında, gittiğim dişçide, her mesaj sesinde...

sevdiğim şeyleri kolay kolay hayatımdan çıkartamıyorum....bir tişört olmuş, bir ayakkabı olmuş, bir kitap olmuş, bir insan olmuş fark etmiyor. onlar hep bi yerinde yaşantımın.






veeee yağmur burada da başladı....


veeee yağmur burada da başladı....

elimde fincanım, uzatmışım ayaklarımı çöp kovasının üzerine, romantik romantik seyrediyorum
uzaklardan gök gürültüsü de yağmura eşlik etmeye başladı.

ayağımda bez ayakkabılar var. hani şu uç kısmı beyaz lastik olanlarından :)

allahtan pantalonun paçaları kısa, en azından o ıslanmayacak

hava iyiden iyiye karardı.

gök gürültüsünün gittikçe daha da yakından geliyor.

eminim ki benim toraman birazdan salonun en ücra köşesine, çekyatın arkasındaki minderine yerleşecek ve ben eve gidinceye kadar da orada kalacaktır.

dikkat ettim, her daim cam kenarını tercih eden sevgili kedim bu havalarda beni cam tarafına atıp kendisi benim yerime geçiyor. yaşlandıkça daha da akıllanıyor :)

bu arada, yağmur burada giderek şiddetleniyor...

geçen yazdı. yanılmıyorsam ağustos ayı....yine böyle şiddetli yağmurların olduğu bir gece...insanların "bu durumlar hiç de hayra alamet değil" dedikleri bir zamanda dışarıda gök gürültüsü ve şimşeklerin görsel ve işitsel bir şölene dönüştüğü gecede film seyredesim tuttu.

ya git bi romantik komedi seyret dimi....izlemek için seçtiğim film "yarından sonra (the day after tomorrow)" oldu....allah beni ıslah ede emi.....!!!

tıpkı şu anda olduğu gibi şimşekler çakıyor....gök gürültüsü camı kapıyı zangırdatıyo....can kedisiyle ben battaniye altına girmiş, bir yandan tırsıyor bir yandan da ani iklim değişikliğiyle yeni bir buzul çağına girilmesini konu eden filmi izliyoruz.....

dışarısı gümbürdüyor....cam çerçeve zangırdıyor.....biz yerimizden sıçrıyoruz....battaniyenin altında birbirimize daha da sokulup dünyanın buzul çağına girmesini seyrediyoruz....dışarısı yine gümbürdüyor....biz yine yerimizden sıçrıyoruz ama buzul çağını izlemeye devam ediyoruz......

eve gelenlere karşı on kaplan gücünde bir canavara dönüşen kedi ile yedi düvele kafa tutup kırk haramilerle uğraşma potansiyeline sahip ben o gece battaniyenin altında küçüldük de küçüldük.....

hımm.....bu gece geçmişi yad etsek mi acaba.....aklımda çılgın fikirler :)

30 Mayıs 2015 Cumartesi

Uzaklarda bir adam sevdim 
Kendimin ne yanına dönsem onu anlatırdı 
Ömrümün ne yanına kaçsam onu tutardı. 
Adı neydi? 

Umudumun içinden geçti. 
Adı neydi? 
Gri, dumanlıydı gözleri
Kor parçaları gizlenirdi derinlerinde
Öptüğümde dudaklarımı yakardı gözleri.
Sevdiğinde gün batar gibi
Sevdiğinde akşam gibi bakardı.
Çocuktu gözlerinin külleri
Özlediğinde yetim gibi bakardı.
Uzaklardan bir adam sevdim
Beni ıssızlığına aldı.
Adı neydi?
Her sesi hoşça kal der gibiydi
Her bakışı bırakma beni..
Necla Maraşlı
Siz yoksulluk nedir bilir misiniz? Bayım.
Derdim ekmek değil.
Aç kalır mı? İnsan sizi sevince.
Hüzünleri kovalayan bakışlarınız,
Tenime değmeyince,
Kendimi bile bulamıyorum.
Yok oluyorum sisler arasında.
Kalabalıklar arasında en yoksul.
Çocukluğumun bitmeyen şarkılarını duyar gibi oluyorum.
Sizi düşününce.
Elma ağacının gölgesinde,
Uykuya daldığım günleri anımsıyorum.
Şimdi ele geçmez o günler.
Tesadüf olmamalı,
Denizi en mavi,
Martıları en aşık bir şehirde yaşamanız.
Sizin nefesiniz karışıyor havasına.
Kar, kış nedir ki?
Elleriniz olmayınca çıplak gibiyim.
Donar gibiyim.
Siz uzak yerlerden seslenince bana,
Yazdan bir gün gibiyim.
Benden bir şiir istiyorsunuz.
Şiir nedir ki?
Ay ışığına sizden bahsetmenin yanında.
Yüzünüzü Güneşle bir tutmanın yanında.
Siz yoksulluk nedir bilir misiniz? Bayım.
Siz hiç ellerinizden uzak kaldınız mı?
Yahut gözlerinizden.
Ben bilirim.
Neşter yarası bayım.
Seçil OĞUZ

22 Mayıs 2015 Cuma

ancak oturabildim desem inanır mısın?
kek pişti...
kabul hamurişi yapma konusunda az bi sorun yaşıyorum 
ama azimliyim...olacak :)
çiçekler sulandı
menekşeler yine sıkıntılı
malum, ilaç da kullanamam
yine bulaşık deterjanı katılmış su sıktım üzerlerine
yasemin coşmak üzere
o kokusundan bayıldığım lilyumlar şimdilik ömürlerini tamamladılar
nergislerin yayına aldım onları da
gelecek bahara tekrar çiçeklenirler
yani öyle umuyorum
sabah erkenden yola çıkacağım
eve gidiyorum
nerdeyse dört yıldır doğup büyüdüğüm evde olduğum halde bir türlü burayı "ev" diye benimseyemedim
benim evim orası
biliyorum
o son tepeyi aştıktan, körfezi gördükten sonra içim huzur doluyor
garajda başlıyor selam vermeler, hal hatır sormalar
sanırım eski dedikoduların alevi söndü
artık yenilerini arıyorlar
bakkal hala unutmamış okuduğum gazeteyi, sevdiğim dondurmayı
volkan hala su böreğinin en peynirli kısmından veriyor
simitçi süleyman, tezgahtaki simitler arasından en yanığını seçiyor
erdoğan abi "ne alırsın" diye sormadan getiriyor açık, tek şekerli duble çayımı
murat hala deli, ali amca ada çayı içirmeden bırakmıyor yine
gümüşçünün tezgahına yanaşıp "sizde gümüş var mı" diye bağırdığımda hülya yine söyleniyor "bağırma kız, pazar mı burası" 
kitapçı hasan abi "pasaklı tanrıça"yı çok satanlar listesine girmesini sağladığımdan beri sabun köpüğü kitapları bana soruyor hala "hangisi satar?"
gasteci hasan abi büyük çocuğu nişanlamış, küçük olan sınavdan çok iyi not almış...ayak üstü sohbet ederken limonatalar geliyor
peynirci sinan abi...dükkanının adını çocuğuna veren biri o :) "geleceği gördüm" diyor
lokantacı birol abi yine almış haberimi. bir poşetin içine düzgünce istiflenmiş iki paket var. açmadan biliyorum içlerinde neler olduğunu mis gibi zeytinyağlı bamya ve pilav...
kasap hüseyin abi yine kasanın başında elinde çayı ile "merabayın" diye sesleniyor
köye giden dolmuşun saati geldi nihayet
eşyalarımı bıraktığım köşeden alıp arabaya geçiyorum
alaattin abi yine faizlerden açıyor konuyu
sonra kredi masraflarına geliyor sıra
yine bin lira yatırsa on iki ayda ne getirir hesaplıyoruz
sağolsun akıllı telefonlar, artık hesap kitap işi epey bi kolay
ama alacağı faizin ödeyeceği krediyi neden karşılamadığı konusunda yine uzlaşamıyoruz
köydeki ne oldu, ne bitti, kimleri kaybettik kimler evlendi, kimlerin çocuğu oldu bir çırpıda anlatıyor
ve ev
annem balkondadır yine
babam bahçede 
kapının önünde duran minibüsün kapısı açılmasıyla bi hareketlenme oluyor evde
kapıya çıkıyor babam
balkondan el sallıyor annem
sarılıyor babam....elimden eşyaları alıyor...alaattin abiye el sallarken, bahçe kapısına doğru yol alıyoruz.
daha içeriye adım atar atmaz soruyor babam "bi daha ne zaman geleceksin?"


18 Mayıs 2015 Pazartesi


napiimmm.....seviyorum onları :)
çekim kuvveti....

şeytan o tüylerinden birini bile bana bırakmış değil ama enteresan bi çekim kuvvetimin olduğu da bir gerçek......belayı çekme konusunda muktedir bir kişiyim. her ne kadar şikayetçi gibi görünsem de bu halimi sevmiyor da değilim aslında. hayatı eğlenceli kılıyor.

istanbul'a geri dönüş yaptığım ilk günlerdeydi. küçük bir ilçeden gelmiş, henüz avm'lerin çok cazip geldiği zamanlardan birinde, mahalleme yakın bi avm'de oturmuş etrafı seyrederek bir yandan da elimdeki kitabı karıştırırken amerikanvari bir tavırla almış olduğum kahvemi yudumluyorum.

ben böyle romantik komedi tiplemesinde takılırken tepemde biri belirdi. teee eski zamanlarda kalmış eski bir tanıdık :)

söylemesi ayıptır, yeni tablet almış, geçerken beni görmüş, bi merhaba demek istemiş.

daha ben buyur etmeden (ki eski tanıdıklar sınıfında yer alanlar için pek adetim değildir) karşımdaki sandalyeye oturacağına yanıbaşıma çöküverdi.

ya bir insan hiç mi değişmez?

vallahi değişmemiş. yedisinde neyse yetmişinde de o'dur sözünün canlı timsaliydi karşımdaki, pardon yanımdaki adam.  eskiden de kovalaktı....hala da öyle.

neyse...bir yandan elindeki yeni oyuncağını kurcalıyor, bir yandan da teknoloji konusundaki engin bilgi ve tecrübesini ispatlarcasına elindeki aletin teknik özelliklerini sayıyor (ki benim gibi kullanmakta olduğu telefonda aradığı tek özellik elimin içine sığsın diyen kişiye bunları anlatıyor), bir yandan da ufaktan bi yürüme halleri var ama elindekinden gözünü ayıramıyor ki.

şimdi normal şartlar altında; ona orada bir güzelleme yapıp bırakmak gerekirdi dimi...her nasıl olduysa, yapmadım. he valla...yapamadım. zannımca, içtiğim kahve ve içine girdiğim ruh hali beni salon hanımefendisi kişiliğine bürünmeme neden olmuştu. "alışveriş yapmam lazım" diyerek izin isteme yoluna gittim.

aaaa "ben de geleyim, sana yardım ederim" demez mi??

ya arkadaş, sen yıllar öncesinde bile benimle alışverişe çıkabilmiş biri değilsin, ne değişti ki....ama bay tablet, o zamanları unutmuş olacak ki takıldı peşime.

söylemesi ayıptır, o günlerde bir ecnebi bi manken kızımızın reklam filmlerinde oynadığı markanın mağazasına girdim. yanı başımda elimde tabletiyle dolanan kişiden dikkatimi uzaklaştırmaya çalışarak bir kaç parça beğendim. kabinlere gittim. bay tablet de peşim sıra geldi tabii. normal şartlar altında yanınızda biri varsa onun yardım etmesini beklersiniz dimi. yooo....o gayet rahat, orada bulduğu koltuğa çoktaaaan tünemiş, elindeki oyuncağı ile bütünleşmişti bile.

derin bir soluk aldım ve kabine girdim.......aldıklarımdan birini denedim olmadı. allahtan satış danışmanları mağazanın boşluğundan etrafımızda fır dönüyorlardı da hemen yardıma geldiler. olmayanın değiştirmeye gittiler. onları beklerken bir başkasını giydim. beğenmedim. getirileni denedim boyu uzun. bir diğerinin rengini sevmedim. bir başkasının kesimi hoş durmadı. birinin eteği, ötekinin göbeği derken bizim bay tabletten bir yorum geldi.....NETİCEDE Bİ ADRİANA DEĞİLSİN HAYATIM, ZORLAMA!!!!

ya arkadaş, zati sana tilt olmuşum....zati eskiden de sinir olduğum huylarınla kendini zorla yanıbaşıma yamamışsın....ya bi sus dimi?!!!

yemin ederim; zihnimde çınladı, parmak uçlarıma kadar hissettim; NETİCEDE Bİ ADRİANA DEĞİLSİN (ki şu satırları yazarken kulaklarımda çınlama hasıl oldu...niyeyse) .....geriye nasıl döndüm....üzerine nasıl yürüdüm.....o satış danışmanı elindekileri atıp, araya nasıl girdi....satış danışmanına rağmen bay tablet, tabletiyle elimden nasıl kurtuldu da o mağazayı nasıl terk etti....aksiyon filmlerine atraksiyon sahnesi olarak  montajlanacak bir görüntüydü.

tek üzüntüm mağaza sahiplerinden o kadar rica ettim, o anların görüntüsünü bana bi kaydedip vermediler. valla yaa...bu konuda onlara çok kırgınım.

dedim ya, çekim kuvveti.....

6 Mayıs 2015 Çarşamba

kayıplarım......................

bişey sorucam; tanıdığınız, dostum dediğiniz kişi ile kaç yıldır birliktesiniz?

ben 2013 yılının 7 mayısında 30 yıllık dostumu toprağa verdim. 

hani, böyle söyleyince benzer bir olayı yaşamamış isen durumun ağırlığını idrak etmek biraz zor. anlatayım;

onu kaybettikten bir kaç ay sonraydı. yolda yürürken ortaokuldan tanıdığın biriyle karşılaştım. bunu gülaysıya söylemem lazımdı....o heyecanla telefona yapıştım.....3 tuşuna dokundum....ekranda resmi belirdi.....o anda anımsadım. gülaysı yoktu....!!

kaybımın büyüklüğünü idrak etmem işte böyle oldu. 30 yılımın şahidi tek bir kişi vardı ve o artık yoktu. anılarımla yalnız kalmıştım.

daha da kötüsü ne biliyor musun?  30 yılınızın şahidi olan kişiyi ne kadar az tanıdığınızı ancak onu kaybedince fark ettim.

nasıl yapardı bilmiyorum en uzak akrabaya kadar tanırdı. bense anca kuzenlere, şimdilerde ise kuzenlerin çocuklarına kadar sayabiliyorum.

gülaysının, insanları nasıl birbirine bağladığını da onu çok sevdiği köyünde defnederken fark ettim. liseden arkadaşları vardı. iş hayatından arkadaşları vardı. mahalleden arkadaşları vardı. akrabaları vardı.

hiç tanışmadığım insanlar beni tanıyor ya da en azından meryemin kim olduğunu biliyorlardı. 

bu büyük kaybın kazanımları da oldu elbet. artık yeni kardeşlerim var ve ben onlarla nasıl başa çıkacağımı bilmiyorum.
bi de,  bana her sarıldığında derin derin kokumu içine çeken adeta seni koklayan yeni bir annem ve babam var.

gülaysı, seni çok özlüyorum...............................

yazının başlığını "kayıplarım" diye attım. boşa değildi. diğer kaybım da özellikle gülaysımdan sonra hemen her gece yazdığım KUYTU KÖŞEM'di....artık, dilediğimce yazdığım, gönlümce saçmaladığım, yeri gelince isyan edip, yeri gelince sıkı sıkı sarıldığım, saklandığım kuytu köşem yok.



24 Nisan 2015 Cuma

ya bi akıllı uslu günüm geçmeyecek mi benim...ben de "normal" bi insan olamayacak mıyım (kabul "normal" kavramı görecelidir. kişiden kişiye değişir ama olsun yine de öyle bi isteğim var...tarihe not düşülsün)...

ben, toplu taşıma araçlarına bindiğin zaman kulaklık takmadan yolculuk yapamamaktan fena halde şikayetçiyim......misal; tramvayla fetihkapı'dan geçerken yanındaki bayan arkadaşına gerek rehberlik etme isteği, gerekse ilgili görünmek ve hatta hepsinden çok "bilgili" insan imajı çizme çabasında olan ergen irisinin "bak, fatihin aslanları bu kapıdan geçerek istanbul'u fethettiler" söylemini, akan trafiğe bakarak "ayy o kadar insan karşıya nasıl geçmiş" diyerek yerle yeksan eden hanım kızımıza denk gelme bahtsızlığını yaşamam gerekiyor muydu?

gerçi bazı durumlarda kulaklık da kurtarıcı olmuyor.....misal; karşımda oturan kaşlarına dahi kırlar düşmüş, yüzünde ki çizgilerin metro kazısına ev sahipliği yapacak derinliğe ulaşmış bir amcanın dizimi dürtüp, telefonunu uzatıp, küçük harf kullanmayan sesi ile "şunun zilini değiştirsene" demesi....şimdi ne var bunda diyecekler olacaktır elbet, ama az bekleyin....telefonu aldım, melodisini değiştirdim, geri verirken "sen numaranı da yazsana oraya. ararım ben seni. yemeğe gideriz" demesine ne yorum yapacaksınız? amcaya verilecek çok güzel cevaplar vardı tabii ama benim bile bazen nutkumun tutulduğu oluyor...

bi de bazı yaşlı teyzeler vardır ki onlar favorimdir. girdikleri ortamı bir anda ele geçirip, hükümranlığını sözsüz bir biçimde ilan ediverirler....misal; mevsimlerden yaz....sabah saatleri ama sıcak şimdiden almış başını gitmiş, öğlen vaktine erişebilen olursa nasıl yere sereceğinin sinyalini vermeye başlamış bile. bindiğin minibüsün açılabilen tüm camları açılmış, püfür püfür gidiyorsun. az ilerde bi teyze el eder. minibüs durur. teyzenin bindiğini görenler yer verme savaşına girer. ama teyze onların verdiği yeri beğenmez. gider cam kenarında oturan gözünde gözlüğü, kulağında kulaklığı elindeki telefonla bütünleşmiş kişinin omuzuna dokunur "evladım ben oraya geçivereyim" der. kişi saygıda kusur etmez, kalkar yer verir. teyze seçtiği yeri ele geçirmenin de verdiği güçle başlar minibüsü yeniden dizayn etmeye. önce "cereyanda kalmayın hasta olacaksınız"la camların kapatılması sağlanır. ama hala esen bi yer var...hahaaytt....kaçar mı? tavan havalandırması...tiz zamanda kapatılaa!!! emri sözsüz bir biçimde verilir...sıra ön koltuktadır artık...sen kalk....sen onun yanına otur...sen az geri çekil, üstüme üstüme geliyorsun (!)....şoför bey evladım yavaş, içim bulandı ayol....şanslıysanız birazdan ineceğiniz yere ulaşmışsınız, atarsınız kendinizi dışarı. geride kalanları da allah kurtarsın artık, ne diyim.

tüm huysuzluklarına rağmen severim bu teyzeleri. zannımca onlara karşı savunmasız kalıp itaat etmem de bu sevgiden kaynaklanıyor. geçenlerde az kalsın evleniyordum....o denli yani....eve gittiğim günlerden birindeydi. can kedisi huysuzluk etmesin diye bavul hazırlama işini artık sabahları erken kalkıp yapıyorum. koştura koştura yetiştiğim feribota biner binmez açtım bilgisayarı, kitap düzeltmelerini yapıyorum. yanıma oturan teyzeyi çay almaya giderken fark ettim. bi ihtiyacınız var mı diye sordum (sanırım hatayı orada yaptım), istemiyormuş. geldim. çayımı içmeye başladım. teyze de yavaştan ısınma turlarına başladı. kimsin. necisin. ne yapıyorsun...çay bitti. ben işime geri döndüm, ama teyze devam ediyor. ben de duyduğum kadarıyla cevaplıyorum. son bi yarım saat kadar yol kalmıştı ki şarjım "bitiyorummmmmm" sinyali verince kapattım bilgisayarı ve işte o zaman fark ettim muhabbette ne kadar ilerlediğimizi!! baş kısmı biraz hayal meyal ama teyzenin küçük oğlu ve eşiyle vatan caddesindeki bi alış veriş merkezinin arka sokağında oturduğunu, büyük oğlunun maliyede şef olduğunu, geçen yıl evlenip bir sokak yukarıda yeni yapılan bi binadan alınan evde oturduğunu, karısının bankada çalıştığını, teyzenin zaman zaman gidip onlara yemek hazırlayarak süprizler yaptığını, yoksa gelinin hep makarna yedireceğini, küçük oğlunun ilaç satışı yaptığını, kazancının iyi olduğunu ve artık evlenme zamanının geldiğini, şimdiki geçler gibi internetle işinin olmadığını, evlenmek için annesini tavsiye edeceği bir hanım kız (!) istediğini, annemlerin yarın evde olup olmadığını(!!) teyzenin iki gün yakında bir yerde kalacağını sonra akrabalarından bir kaç hanımla birlikte kaplıcaya gideceklerini, annemlerin yarın evde olup olmadığını(!!), aslında varacağımız ilçenin köylerinde de yerleri olduğunu, eskiden onların da zeytin topladığını, annemlerin yarın evde olup olmadığını(!!) bey amcanın da maliyeden emekli olduğunu, kendisinin ev hanımı olduğunu, çocuklarını çok terbiyeli yetiştirdiğini, annemlerin yarın evde olup olmadığını(!!), onu küçük eniştesinin karşılayacağını, annemlerin yarın evde olup olmadığını(!!).....allahım sana geliyorum...yol bitmiyo.....dalga nedeniyle feribot yanaşamıyooo....konu dönüyor, dolaşıyor ama vardığı nokta hep "annenler yarın evde mi" oluyor....zihnimi zorluyorum, muhabbetin buraya kadar nasıl geldiğini anımsamaya çalışıyorum...yok...gayrimenkul satışında sunumun nasıl yapılacağı üzerine bir dolu şey var ama konunun oraya nasıl geldiği kısmı yok! kendime telkinler veriyorum "nefes al" "nefes ver" "sakin ol" "konuyu değiştirmeye çalış" ama konu değişmiyoo!! tek bir atış şansım var...."teyzecim, ben kırk yaşındayım. onbeş yıldır da kedimle birlikte yaşıyorum. evlendiğim zaman kedim de benimle gelir. annemler yarın evdedir tabi. buyrun bekleriz".....o bir kaç saniyelik suskunluk, o delici bakışlar, kırmızı rujlu dudakların ince birer çizgi haline gelmesi....ohh derin bir soluk alabilirim....iskeleye yanaşmamızla birlikte teyze yerinden kalktı, bi iyi günler bile demeden gitti.

olsun, ben yine de yaşlı teyzeleri seviyorum...ama araya mesafe koymakta fayda var, bilin istedim.

sahi ya, ben buraya nerden geldim?? 

vayy arkadaş!! teyzeyi anımsamak bile feleğimi şaşırtıyor....az bi toparlanayım devam ederim....öptüm sizi :)




20 Nisan 2015 Pazartesi


yıllardır hayalini kur, nihayet oluştur ve neredeyse iki saattir sayfaya öyle boş boş bak...!

iyi de ben yazmayı hiç böyle düşünmemiştim ki...
yani, bloku oluşturur oluşturmaz bi ilham perisi gelip oturacaktı yamacıma. o söyleyecek ben yazacaktım. ama öyle olmuyormuş...
allah allah, blok açılış duası filan vardı da ben mi okumadım. halbuki, daha bu sabaha kadar ne fikirler vardı kafamda. neyse, başladık ya bi kere elbet gelir devamı da......
karadenizli balıkçıların sefere çıkarken söylediği gibi....
vira bismillah :)