30 Eylül 2016 Cuma

işte o fena....






merhaba,

ne zamandır sana yazma fırsatı bulamadım...

sürekli bir şeylere, bir yerlere yetişmek için ile koşuyorum. ne bahane ne de abartı, resmen koşuyorum. 

ne zaman işler çığrından çıkmaya başlasa, ilahi bir güç adeta benimle dalga geçer gibi ayağında şıpıdık terliklerle sokaklarda salına salına yürüyen bir kadını çıkartır karşıma. ayaklarında terliklerle salına salına dolanma imtiyazı onlara bahşedilmiştir ve hayatlarını o rahatlıkla sürdürürler.

hani bi ara onlardan ne farkım var diye tutturup bir çift şıpıdık terlik ben de almıştım ya....geçen hafta bir teki koptu. kedilere mama verdim eve dönüyordum, birden ayağımdan fırlayıverdi. biri ayağımda biri elimde eve öyle döndüm. ne zaman almıştım onları, hatırımda 2003 diye kalmış. sapasağlamdılar. yani en azından görünürde bi sorun yoktu.

merak etme, "ben bunlardan bişey yaparım ki" diyerek evde de bırakmadım....biliyorum kendimi. hemen toparlayıp edip çöpe attım ve  kursağımızda kalanlar hevesler listesine "şıpıdık terlikle sokaklarda şıpı şıpı gezme"yi de ekledim. 

sana söyleyeceklerim bu kadar değil tabi...öğüdünü dinledim ve akışına bırakmaya karar verdim. ama galiba yine elime yüzüme bulaştırmak üzereyim. hiç bana öyle gözlerini devirerek bakma. hayatın eskisi kadar akışkan olmaması benim suçum mu?

can kedisinden sonra beni anca bi kaslan (kaplan ve aslanın ortak yavrusu diyerek fazla ayrıntıya girmeden parantezi kapatıyorum) keserdi ve ben de o kaslanı buldum işte. aslında bu "buldum" kelimesi yanlış bir ifade olur. çünkü, o uzun süredir hayatımın içinde bir şekilde kendisine yer açmıştı o. sadece onu görmem, kabul etmem, şu anki yerine yere koymam ve bunu itiraf etmem biraz zaman aldı. 

yenilen kazıklar, ihanetler, aldanışlar, aldatılışlar....ve her birinin ardından çekilen acı. hani, bağrına taş basmak derlerdi de dalga geçerdik ya, işte o dalga geçtiğimiz şeyin gerçekten var olduğunu yaşayarak öğrendim.

varlığını inkar ettiğim bağrımın tam şurada, göğüs kafesimin içinde olduğunu canım çok acıyınca öğrendim. sanki birisi eline bir taş alıyor, onu işte tam göğüs kafesimin altına bastırıyor ama bu kadarıyla yetinmiyor....bir yandan o taşı bastırırken bir yandan da boğazını sıkıyor....nefes alamıyorsun. çünkü aldığın her nefeste bağrındaki taş canını acıtıyor. nefes almak mı yoksa bağrındaki acı mı tercihi ise sana bırakıyorlar.

bir zamanlar "aman sende"lerle geçiştirdiğimiz olayları artık öyle kolay atlatamıyorsun. izi kalıyor. üstelik kalan sadece iz olsa iyi, hatıralar sepetine atar kurtulursun. ama öyle olmuyor işte. zaman geliyor bir filin ayağındaki ince iple kendisini tutsak etmelerine izin vermesi gibi sen de canım acımasın diye duygularına ket vurmayı öğreniyorsun.

en çok neyden korkuyorum biliyor musun; tutsaklığı kabullenmekten. 

mevsim kışa döndü. günler güneşli ama ayaz iliklerime kadar işliyor. hayat, donmuş bir gölün üzerindeki buz tabakası gibi. bi parça dikkatsiz davransan kayıp düşüyorsun. şanslıysan ayağa kalkıp, üzerini silkelenip yoluna devam ediyorsun. ama ya şansın yaver gitmez de o buz kırılırsa...işte o fena....







27 Haziran 2016 Pazartesi

aradığım isim bulundu....


aradığım isim bulundu...
sana en çok "gidenim" yakıştı
şimdi geriden gelen bir ses....
cem karaca söylüyor....sevda kuşun kanadında



gerisi mi?
onu da bir gün anlatırım

15 Haziran 2016 Çarşamba

çok zor işler......



uzunca bir aradan sonra yine ben......

ilk önce şunu söyleyeyim, ben artık bir plaza insanıyım. bu da demektir ki yakın bir gelecekte plaza dedikoduları benden sorulacak :)
şimdilik sadece şu kadarını paylaşayım; burada çok enteresan kişiler var. misal, karşı komşum bir avukat. herkese bağırıyor. dün sabah yine sesi çok çıkıyordu, kime kaydırıyor diye şöyle bi göz ucuyla baktım...kendi kendine saydırıyordu.
bu arada bir küçük not: hala bağırabiliyor oluşundan çıkartılacak sonuç henüz bana bulaşmadığıdır. 

şimdilik bu kadarla idare edin...gerisi gelecek....hele bi gözleri bana alışsın :)

bugün esas olarak değinmek istediğim konu takma isimler....hani sevgililerin birbirlerine seslendikleri şeyler var ya hani; aşkımm.... dilber dudağım.... gönül kuşum.... ebe gümecim.... karahindibağım gibi şeyler.

şimdi durup dururken nereden çıktı bu demeyin....bu da dert mi meryem demeyin....vallahi dert....anlatıyorum...hazır olun.

şimdi son zamanlarda ayıptır söylemesi, o otoriter sesiyle ismimi zikrettiğinde bütün dik başlılığıma rağmen beni mum eden, karın boşluğumda varlığını unutmayı tercih ettiğim ve hatta üzerlerine 12 katlı bir binanın enkazından kalan molozları istiflediğim kelebeklerin ayaklanmasına engel olamadığım birisinin mevcudiyetini böyle ulu orta, aha da buradan, alenen ilan ediyorum. ama bakın şimdi, öyle hemen ooooo filan diyerek goygoya başlamayın haa...vallahi isyan ederim...zaten beceriksizliğim yüzünden elim ayağım birbirine dolaşmış vaziyette....bir insan bu kadar mı unutur, bu kadar mı uzak olur, bu kadar mı hamurunda olmaz......öyle ki; üniversite sınavına hazırlanan kuzenimin vereceği taktiklere muhtaç vaziyetteyim diyim, gerisi siz hesap edin.

durum böyle olunca da nerede bir çift görsem ister istemez konuşmalara kulak kabartır oldum....taktik alıcam ya!!

ilişkilerin olmazsa olmazı, hatta aşılması gereken ilk engeli; çiftler birbirlerine nasıl hitap ediyorlar?

aradan o kadar uzun zaman geçmiş ki literatürde hangi kelimeler vardı hatırlamıyorum bile.....hatırlamadığım gibi, yeni neler eklendi ondan da bihaberim....e ben şimdi bu zatı muhtereme ne diyerek sesleneceğim, nasıl hitap edeceğim hı...sorarım sizlere, nasıl seslenicem....allahım çarp beni...bu hallere düşecek miydim ben.....??? 

hadi başlayalım...........

ve bir dev hizmet daha (böyle hizmet filan dediğime aldanmayın, arada gaz veriyorum ki beyin fırtınamız katrina kasırgasına dönüşsün....bu arada, görüşlerinizi tamamen şahsi çıkarlarım için kullanacağımı da peşinen söyliyeyim).

gözlemlediğim bir kaç kelimeyi burada takdir ve onaylarınıza sunuyorum (böyle üç beş resmi kelimeyi arada kaktırınca durum birden bire nasıl da ciddiyet kazanıyor..gülücük);

gözlemlerim neticesinde en sık karşılaştığım hitap kelimesi "aşkım" oldu...içinde aşk geçen bir kelime bu kadar mı ayağa düşer? bu kadar mı içi boşaltılır? bu kadar mı yerli yersiz kullanılır? televizyonu açıyorum yarışma programı. çiftler yarışıyorlar. dört ayrı çift var, hepsinin dilinde bi  "aşkım"dır gidiyor. sokağa çıkıyorum, daha burnu yeni sümükten kurtulmuş el kadar bebe telefonda konuşuyorken "aşkım" diyor. alışverişe gidiyorum, böyle koskoca bıyığı sakalı yerinde kara kaşlı kara gözlü amca buram buram memleket kokan şivesi ile platin sarısı saçlı ablaya "aşkum" diye sesleniyor. durum böyle olunca "aşkım" kelimesi üzerinde düşünülmeye bile gerek duyulmadan eleniyor.

sonra "bebişim" kelimesi geliyor. zaman zaman birilerinin damarına basmak için tarafımca da sarf edilen bu kelime kullanılma sıklığına bakılmadan eleniyor.

"bebişim" ile bağlantılı olarak "minik kuşum" tamlamasını da eliyorum. sebebini biliyorsunuz....

sırada "bi tanem" kelimesi var. bu "bi tanem" tanımlaması da okul sıralarında yine bizzat tarafımca çevredeki çiftlerin moralini bozmak maksatlı olarak "bi danem, iki danem, üç danem" gibi saçma bir şekilde mundar edildiğinden onu da eliyorum....tamam kabul, yirmibeş yıl öncesinde de bu gün olduğu gibi sinir  bozucu bir insandım. sıradaki...............

"canım" kelimesi var. evet, sempatik. hem ortalama olarak her on şiirden birinde şiirlerde de yer verilmiş "canım" kelimesine. ama o içindeki "can" kısmına takılıyorum....malum, benim bir kaç ay önce kaybetmiş olduğum kedimin ismi "can"dı. dolayısıyla bir canda iki "canım" olmayacağından "canım"ı da eliyoruz.

hani bir şeylere takılınca, üzerinde fazlaca kafa yorulunca olay çorak bir tarlaya dönüşür ya...heh işte tam da o halde olduğumu, bir dönme dolap gibi olduğun yerde dönüp durduğumu fark ediyorum.. daha yazının başında en çok kullanılan beş kelimeyi tüketmiş haldeyim.

çiçekli, böcekli yaklaşımları da eliyoruz....neticede karşımda böyle bir seksen boylarında kapı gibi bir adam var yani.

böyle yaratıcı bir şeyler olmalı....bir yerlerden duyma....birilerinin birilerine yapıştırıp söylediği bir şey olmamalı diye düşünürken aklıma gelen ilk örneğin "öküz gözü" olması ilham perilerinin intikam almak için nicedir kolladıkları fırsatı ele geçirdiklerinin göstergesi değildir de nedir....tamam, en sevdiğim şarabın yapıldığı üzüm cinsidir kendisi ama "öküz" kısmı sanki pek olmadı gibi....

tamam bunu da geçiyorum.....ilham perilerini kovalayıp, tek başıma beyin fırtınası yaratmaya devam ediyorum.....

ediyorum da, "öküz" kelimesinin zihnime yerleşmesi iyi olmadı sanki. çünkü hemen ardından "manda yoğurdu" geldi aklıma....tamam çok severim ama, sağlıklıdır, tadına doyulmaz, bıçakla kesilecek kadar yekparedir.....de, yok bu da olmadı....hatta hiç olmadı

kesin birisinin laneti tuttu beni.....tek ayak üstünde kırk kelime  uydurabilen meryemden karşısındaki adama nasıl sesleneceğini bilmeyen meryeme geçişin makul bir açıklaması başka ne olabilir ki?

peki, en sevdiğim içecekten yola çıksak....kahve...kahve ile ilgili ne olabilir....daha doğrusu kahveyi şekersiz ve sütsüz tüketiyorken bir sevgiliye seslenmek için kahve hangi forma sokulabilir ki?

içeceklerden vazgeçip, yiyeceklere mi yönelsem derken sevmeden yediğim hiç bir yiyeceğin olmadığı gerçeği gelip klavyenin üzerine çörekleniyor.....al işte yine hüsran

tüm bu düşünceler turkuaz halı üzerinde içinde kuyruklu piyano barındıran mehter takımı eşliğinde zihnimde geçerken bu hitabet işinde erkeklerin daha şanslı olduğu gerçeği ile karşı karşıya geliyorum. misal, bi dolu çiçek türü emrinize amade. en basiti gülüm diyebilirsiniz mesela. gerçi ben sevmiyorum...gülden ziyade kaynana dili kıvamında dikenlerimin varlığı karşısında "gülüm" denmesini ben pek samimi bulmuyorum. ama yine de bu durum seçeneklerinizin biz kadınlardan daha zengin olduğunu savımı çürütemez.

no'lucak şimdi? yiyecekler gitti....içecekler gitti....börtüydü, böcekti, çiçekti, hayvandı......onlar da gitti. ee geriye ne kaldı? 

ne yani, ömrünün kalan kısmında darda, zorda, kavgada ya da aşkta, bazen bir pastayı bazen bir bardak suyu bölüşeceğim, bazen bir ana bazen yar bazen dostu olacağım, doğum günü mumlarımı palaşacağım, ellerim kokmasın diye yemeğin soğanını doğrayacak, yine sakarlık edip merdivenden düşmeyeyim diye perdeleri takacak, oje sürerken taşırdığım kısımları diğerleri bozulmasın diye temizleyecek, alışveriş poşetlerini taşıyacak, akşamları gelirken sırf ben seviyorum diye tam buğday ekmeği alacak, yeşil eriklerin ne kadar ekşi olduğunu test edecek, gece uyurken vızıldayan sineği beni uyandırmadan kapı dışarı edecek, diş macununu tüpünü ortasından sıkmayacak, tuz koymayı unuttuğum yemekleri hem yiyip hem söylenirken bana tuzluğu uzatacak, çamaşırları atletlerine varıncaya kadar ütülememe sesini çıkarmayacak, tavla oynarken her hamleyi tek tek saymama tahammül edecek, kedilerime çiçeklerime ve en önemlisi bana katlanmayı göze alan bu adamı bir kelimeye sığdırmak bu kadar mı zor?










1 Mayıs 2016 Pazar

adım gibi bildiğim, ama bilmediğim şeyler var


adım gibi bildiğim, ama bilmediğim şeyler var


Sana bahsetmiştim; mutfak camının havalandırma boşluğuna açıldığını ve karşı tarafta da teyzemlerin mutfağının olduğunu.
Özellikle yaz aylarından işten geldiğimde evde yiyecek bir şey de yoksa başımı mutfak camından uzatır havayı koklarım.  Sonra da, hangi mutfaktan gelen koku hoşuma giderse orada alırım soluğu (gerçi uzun zamandır yapmadım bunu)

Az önce kahve için koyduğum suyun başında beklerken bir kedi sesi geldi.
Önce, üst kattaki çocukların sesidir dedim....yooo...ısrar etti. Camı açıp baktım. Aşağıda simsiyah tüylerin arasından kehribar rengi bir çift göz bana bakıyordu. Şaşkın yaa...Sanırım bir kaç gündür orada olmalı ki, alt kat komşumuz aşağıya ipin ucuna bağladığı yarısı kesilmiş bir pet şişe ile su ve mama sarkıtmış (zaman zaman başımıza benzer durumlar geldiğinden artık işi iyice pratiğe döktük).

Neyse, yarın abim gelince dükkanı açıp çıkartır dedim, tekrar ocağın başına geri döndüm. Ama ses durmadı. 
Bu kez daha da acıklı bir şekilde seslendi. 
Dayanamadım, ocağın altını kapattım. Abimi arayıp anahtarın yerini sordum. Sabahları sokaktaki toramanlara mama verdiğim kaplardan birine az mama koydum. Anahtarı, el fenerini, mama kabını alıp, çıktım evden. 

Dükkana girdim, elimdeki kabı sallayıp seslenmeme gerek bile kalmadan bir baş uzandı tahtaların arasından. 

"Gel hadi" dedim. Peşim sıra takip etti beni, çıktık dükkandan. Mamayı vermek istedim ama o benimle ilgilenmedi gitti. Arkasından sesleniyordum ki içeriden bir kedi daha çıktı. Bir kaç gündür görmediğim, karnı burnunda gezen anne meğerse bizim dükkanı mesken tutmuş. 

Hiç nazlanmadan geldi yanıma, sevdirdi kendisini. 

Durup dururken bütün bunları niye anlatıyorum, inan ben de bilmiyorum. 
Sanırım canım sıkıldı. 

Okulda aynı sıralara paylaştığım arkadaşlarım birer birer çocuklarının düğünleri için davetiye göndermeye başladı. 
Bense daha ilk aşamayı bile geçebilmiş değilim :)

Can kedisi gittikten sonra daha da iyi anladım ki; içimde, bir yerlere yönlendiremediğim, harcayamadığım, kullanamadığım, tanımlayamadığım bi sevgi fazlalığı var. Onlar beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı. İnsanlardan çok hayvanların sevgisine güveniyor olmamın sebebi de bu olmalı. 

Mrym


Not: Hala, yeni bir can almış değilim. Ve evet, hala telefonuma indirdiğim uygulamadaki kedi ile güne son verip, güne onunla başlıyorum. Tamam, yazı böyle geçirme konusunda kararlıyım ama sen yine de sokakta mavi gözlü bir kimsesiz bulursan bana haber ver  :)

25 Ocak 2016 Pazartesi

yine kar başladı


yine kar başladı
sanki birisi gökten pamuk parçaları döküyor
bu sefer hiç birinin acelesi yok
sanki okuldan kaçmış hayta birer öğrenci hepsi, gezine gezine iniyorlar aşağıya


yine kar başladı
fincanımda bu sefer kahve yok
vitamin takviyesi var, ne kadar severim bilirsin!!
ben işi doğal akışına bırakmaya çalıştıkça, o inadına işimi zorlaştırıyor


yine kar başladı
giden hep bendim
bu sefer kalmanın ne demek olduğunu öğrettin bana
bak yine öğrenecek bir şey buldum, bardağın dolu yanını görebildim
gerçi, boş yanı daha çok batıyor gözüme ama....neyse


yine kar başladı
eskiden, ben daha çocukken 
ortalık bu kadar bozulmamışken
apartmanlar bu denli çoğalmamışken
boş arsalarda gönül rahatlığı ile koşturabiliyorken çocuklar
bayramlarda kapı kapı dolaşıp torba dolusu şeker toplayabiliyorken 
mektupların "büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öperek" başladığı dönemlerde
benim bir arkadaşım vardı
hemen karşıdaki bahçesinde bir ayva ve bir kiraz ağacı olan tek katlı evde yaşardı
babası gece bekçisi idi
annesi ve iki erkek kardeşi vardı
adı sevda idi 
babası tayin olup giderken adresimi yazmıştı
gidince sana mektup atarım demişti
bir kaç defa mektuplaştık
sonra belki o yazmadı, belki de ben 
biliyorum ki
belki o mektup hiç bana ulaşmadı, belki de benim mektubum ona hiç gitmedi
bilemiyorum ki...
acaba kaç dostluk, kaç sevda o gitmeyen ya da gelmeyen mektuplar yüzünden unutulup gitmiştir
ya da kaç aile o sahibine ulaşmayan mektuplar yüzünden gurbette birbirine el olmuştur
şimdiki gençlere, mesela seda'ya mektupla yaşamanın nasıl bir şey olduğunu anlatabilir miyiz
perşembe günleri postacının yolunu beklemenin, 
kapıya yöneldiği andaki heyecanı 
ya da 
kapının önünden geçip gittiğindeki hüznü


yine kar başladı
ilk hava durumunu söylerdin
burası soğuk
burası kuru ayaz
bugün yağmurlu
bugüne karla uyandık
bugün sabahtan kızdırdı güneş
o gün kendimin ne giyeceğimden çok senin ne giydiğini düşünürdüm
üşüyor mu, terliyor mu....aman hasta olmasın
ben bi dolu şey anlatmışken
senin iki üç satır yazmana bozulur ama bir selamına yine bin selamla karşılık verirdim
ahh o kelebekler.....hepsi onların suçu


yine kar başladı
dışarıda güneş var
o yaşlı amca yine camı açtı
önce gerinme, sonra nefes alma egzersizlerini yapacak 
yollar kar tutmuş olsa idi elinde telefon önce onları resmedecekti
sahi, resim demişken aklıma geldi
gittiğim her yerin, yediğim her yemeğin, buluştuğum her arkadaşın dostun resmini çeker yollardım
iyi bir "resim gözüm" olduğunu söylemiştin
bir keresinde sen de yollamıştın, 
gittiğin bir yerin resmini paylaşmıştın benimle
ben o küçük ayrıntıyı fark edince de, son olmuştu zaten
o yaşlı amca da sporunu tamamlayıp camı kapattı


yine kar başladı
artık evin istediğim köşesinde, 
günün istediğim saatinde uyuyabiliyorum
can kedisi pek bi hassastı o konuda
saat gece yarısını gösterdi mi illa yatak odasına gidilecekti
kışın illa sağ kola yatılacak
yazın illa sol kulağa o burun dayanacak
hala ne zorum var bilmiyorum ama sağ yanıma dönüp kolumu uzatıyorum
ve yine son onbeş yıldır olduğu gibi boynumun sağ tarafı tutulmuş halde uyanıyorum


yine kar başladı
artık sokaktaki kedileri doyuruyorum
her sabah onlara mama götürüyorum
evden çıkarken onları beni bekler buluyorum
arkadaşlarla doğum günümü kutladığım gecenin sabahında biraz geç kaldım
dayanmışlar abimin kapısına, napsın adam poça alıp vermiş
ona da bir paket mama bıraktım nolur nolmaz diye
sana bir sır vereyim mi, ben hala kucağıma bir kedi alıp sevemedim
gidenin boşluğu nasıl doldurulur bilmiyorum

yine kar başladı
ve sen gittin.....







6 Ocak 2016 Çarşamba

dostlar, iyi ki varsınız....................



yine merhaba,

ne inadım dimi....
ısrarla yazıyorum....
sen, istemiyorum diyorsun
belki de yazdıklarımı hiç okumuyorsun
ama ben yine de sana yazıyorum
.....
biliyor musun, ben bugün 41 yaşına girdim
dün gece yatarken düşündüm
acaba sabah kalktığımda değişen bir şey olacak mı diye
hani bir tebrik kartı ya da çiçek göndermeden filan geçtim
acaba, beni şaşırtıp bir mesajla da olsa doğum günümü kutlar mı
acaba, arar mı
acaba, eline bir kalem kağıt alıp bir kalp çizip isimlerimizin baş harflerini yazar mı
ya da 
camı açıp
bir sigara yakıp
alemi seyre dalıp
beni düşünür mü
.....
sonra, 
sabah oldu
uyandım
yataktan çıkmayı hiç istemedim
güne başlamayı da 
biliyorsun, doğum günlerimi hiç sevmem
nedeni konusunda en ufak bir fikrim yok, sevmiyorum işte
aynanın önünden geçerken kendime bi baktım
geceden sabaha değişen bir şey olmuş mu diye
yooo, gece nasıl bıraktıysam öyle
belki bir kaç tel daha eklenmiştir saçımdaki aklara
.....
elim telefonda
gözüm yolda
kulağım kapının zilinde
dostlar sağolsunlar
arayanlar, yazanlar, hatta gelenler
kabul etmeliyim ki
farkında olmadan güzel insanlar biriktirmişim ben
senin yokluğunda, o güzel insanlara sığınıyorum

dostlar, iyi ki varsınız.................