Şu yaşıma geldim hala kadın erkek arasındaki ilişkiyi çözebilmiş değilim…
Bir kahve mekanında oturmuş arkadaşımı bekliyorum; radyo iyi çekmeyince cızırtıya daha fazla
tahammül edemeyip, kulaklığı çıkartıp etrafı seyre koyuldum. Erken bir saat
olunca seyre değer bir şey bulamamıştım ki hemen peşim sıra gelip arka masaya oturan
bir çiftin konuşması çalındı kulağıma (işte
bu yüzden kulaklık takmadan çıkmıyorum dışarıya).
Çocuk kıza iltifatlar ediyor…kız cıvıl cıvıl ötüyor…kikirdiyor…işveleniyor
(allah kahretmesin, ben niye
beceremiyorum şunu)…Kızda ego tavan yapmış “söylesene” diyor işveli bir
sesle “benim neyimi beğeniyorsun”. Çocuk başlıyor saymaya “sesi…gülüşün…ellerin…ayakların…”
yetmiyor tabii, “başka” diyor kız (o
kızdaki egoyu istiyorum). Çocuk saymaya devam ediyor; “saçını çok güzel
toplamışsın, parfümün”…. Kız yapıştırıyor “o benim doğal kokum” (yuhh….ben tee burdan duyuyorum). Kısa
bir sessizlik…Kız canı sıkılmış ama işvesinden bir şey kaybetmemiş halde “ben
kahve istiyorum” diyor. Şeker ve yağın el birliği yapıp kazara aralarına düşen
kahveyi kül kedisine çevirdiği (ki bu
masal mutlu sonla bitmiyor) bir içecek istiyor(o sırada ben de önümdeki bardakta duran sıvıya bakıyorum; şekersiz
sütsüz kahve…galiba kaybetmeye başladığım nokta bu), yanında da çikolatalı
pasta.
Çocuk masadan kalkıp yanımdan geçip giderken arkamdan cep
telefonunun kilidi açılışının sesi geldi. Muhtemelen bu buluşmayı dört gözle
bekleyen kankileri mesaj yazılıyor. Çocuk döndüğünde biraz daha ciddiler, az
önceki sıcaklık yok (karşı karşıya
oturmuşlar- nerden mi biliyorum…dönüp baktım da ondan biliyorum).”ee” diyor
kız“sen nasıl kızlardan hoşlanırsın?” (hobaaaaaaaaaaaa….).
Çocuk hiç düşünmeden başlıyor tarife (belli
ki daha önce çalışılmış ya da arkadaşlar arasında konuşmalara o kadar çok konu olmuş ki oynat
düğmesine basılmış gibi başlıyor saymaya) “senin gibi uzun boylu ve ince
yapılı kızları beğeniyorum (bi an gözümün
önüne makyaj yapmamış Adriana Lima geliyor…malum tek rakibim), doğal olacak
(doğal…ne kadar doğal…bence daha çok doğa
ile özdeş aromaya benziyor ama yine de sen daha iyi bilirsin) her konuda
tartışabileceğim (tartışma…tartışma konunuz
ne olabilir ki…merak ettim şimdi) konuşabileceğim (konuşmak….deminden beri kıza iltifat edip duruyorsun. İki satır dişe
dokunur tek cümle çıkmadı ikinizden de) biri olmalı.
Kız yine kikirdiyo (ya
ben niye böyle kikirdeyemiyorum). Bu kikirdemenin üzerine çocuk yine kızın
yanına geldi ve kolunu kızın omuzuna koydu (nerden
mi biliyorum? Kolunu uzatırken bana çarptı….çok mu geriye doğru gitmişim..yoo
sadece olabildiğince dik oturmuşum. Ben hep dik otururum. Böyle dimdik. Süpürge
sopası yutmuş gibi –şu an ekrana değen bir burnum olabilir ama hala çarpılmadım-).
En heyecanlı yerinde beklediğim kişi geldi de kahvelerimizi (o da benim gibi kremasız şekersiz kahve
içiyor…bizim ruhumuz ölmüş de haberimiz yok….eskiden içtiğim bi baharatlı kahve
vardı, onu tekrardan mı içmeye başlasam?) içip sohbet ederken biraz olsun
uzaklaştım onlardan.
Az sonra kalktılar. Yanımdan geçip giderlerken çocuğu ve aşık
olduğu kıza şöyle bi baktım (yeminle
şöyle göz ucuyla bi baktım. Başka bir şey yok. Ama bizi en iyi yine biz
çözümleriz. Hele bir de benim gibi biri böyle bir malzeme bulduysa hiç kaçarı
yok, filetosunu çıkartırız). Giydiği ayakkabının mantar tabanı neredeyse
benim bir karışım kadar ve o topuğa rağmen çocuğun omuzuna dahi gelmeyen,
saçları sarının tonları ile kaplanmış, yüzünü görmediğim için makyaj konusunda
bir şey diyemiyorum, doğal kokusu ile burnumun direğini kıran, az daha gayret
etse üzerime düştüğünde kemiklerimi kıracak bir beden yanımdan geçip gitti….eeyyy
aşk, sen gerçekten bizi kör ediyorsun.
Tabii iş bu kadarla da kalmıyor. Anlayamadığım şeylerden
biri de; erkeklerin kendi ayakları üzerinde duran kadınları sevmeleri ama evlilik
için onları tercih etmemeleri (hadi
bakalım kolay gelsin). Diyeceksiniz ki bu nerden çıktı. Nerden çıkabilir? Tabi
ki yine kulaklığım olmadan yolculuk ettiğim bi günde (Evet yine!! Çantamda yedek kulaklık taşımaya başlayacağım) bindiğim
minibüsün arkadaki dörtlü koltuğunda ki iki hanımefendiye denk geldim. Biri
diğerine akıl veriyor (ne yazık ki
konuşanın başını kaçırmışım ki kim bilir hayata dair ne öğütler vardı…neyse,
olduğu kadar); “öyle her şeyi ben yaparım deme. Bırak o yapsın.” diyor yaşı
biraz daha büyük gösteren. Diğeri itiraz etmeye kalkıyor ama dominant abla bastırıyor
“hayır, olmaz deme. Sen beni dinle. Evdeki işleri ayır” diyor (ki ben bu durumu daha önce çalıştığım
yerdeki memurlarımdan biri üzerinde denenmiş olduğunu gördüm, çok da işe
yaramıştı. Mesela camları silmek güç gerektirdiği için erkek işi, balkonu
yıkamak erkek işi, perdeleri indirmek, asmak erkek işi, süpürmek erkek işi)….balkonu
sen mi yıkıcan bırak o yıkasın. Kova taşımak çok zor diyeceksin. Belim ağrıyo
diyeceksin. İki gece ayy ayy belim diyeceksin. Gör bakalım yapıyor mu yapmıyor
mu” (Vayy
arkadaş!! Keşke bu ablayla daha önce tanışsaydım). Bir kere cam sileceksin
üç gün yatacaksın. Parmağını oynatmayacaksın (benim niye aklıma gelmedi ki….üstelik en sevmediğim iştir cam silmek. Bu
kadar gereksiz bir ev işi daha olamaz. Ya bi de sevmediğimden mi nedir ne zaman
cam silmeye kalksam akşamına yağmur yağar. Var bi gudubetlik…). İster kendi
silsinnnnnnnnnn ister eve kadın alsın. Raftan tenceremi indiricen. Çağır gelsin
indirsin. Pazara mı çıkıcan, markete mi gidicen götür yanında torbaları
taşısın. Gelmiyor mu…belim ağrıyo diye yat üç gün de gör bakalım geliyor mu
gelmiyor mu?”
Yol boyunca bir yandan dinleyip, bir yandan da tekrarlayarak
hepsini bir bir zihnime kazıdım. Sonra, çevremdeki evlilikleri düşündüm. Kimisinde
kadın evin bütün yükünü almış, durdurak bilmeden koşturuyor (ki hemen hepsi de aynı zamanda bir iş
yerinde çalışmakta). Peki, ailesine yaranabiliyor mu? Yooo….en ufak bir
aksaklıkta hır gür…Bi de (ki nasıl
olduysa erkek arkadaşlarım hep bu durumda) tam tersi evlilikler var. Hanımlar
genellikle çalışmıyor. Ama en azından haftanın bir günü dışarıda yemek yeniliyor.
Sinemaya, tiyatroya konserlere gidiliyor. Çarşıya pazara ya birlikte gidiliyor ya
da erkek tek başına çıkıyor.
Bir de halen bekar olan kız arkadaşlarıma bakıyorum; Hepimizin
elinden ne uçan ne kaçan kurtuluyor. Yalnız da yaşasak, ailemizle de yaşasak evin
bütün ihtiyaçlarını kimseye mahkum kalmadan kendimiz hallediyoruz. En kötü
ihtimalle yapamayacağımız bir şeyse eve usta çağırıyoruz, o yapıyor. Tüm bu
donanımla biz niye evlenecek birer eş bulamıyoruz? Bir şeyleri yanlış yaptığımız
ortada.Ağlasak, sızlasak, ayy ben
yapamam filan desek demek ki işler çok daha farklı olacak. Hepimizin sevgilisi
var ama konu evlilik olunca o sevgililerin başkalarını tercih ediyor
olmalarının bir sebebi olmalı dimi?
Sonra bir akşam bu düşüncemi bi arkadaşıma açtım (kulakların çınlasın turan). Dedi ki; “evet
biz erkekler güçlü kadınlarla arkadaşlık yapar ama evlenmek için bize ihtiyacı
olanları seçeriz. Kadını korumak, kollamak, hizmet etmek hoşumuza gider.
Gücümüzü, egomuzu tatmin ederiz. Ama (aslında
bu amayı koyu harflerle ve altı çizili yazmak gerek) sonra bir gün onlardan
sıkılırız. Gözümüz dışarıya kayar. Kendi işini kendi halleden kadınlar yine
bize çekici gelir. Bu sefer eşlerimizi o güçlü kadınlarla aldatırız.”
Hadi bakalım…..Ben yine çıkmazlardayım.
Sonra bir de işin romantizm kısmı var ki en sarpa sardığım
nokta da o. Yeni biriyle tanıştım diyelim. Bi yemeğe ne bileyim bi kahve (malum Müslüman ülkeyiz yok öyle şarap içmeler
filan-yine burnum ekrana yapıştı) içmeye gideceğim dimi. Ya giy şöyle güzel
bir elbise, topla saçını, yap makyajını dimi….nerdeee!!!! İlk defa gördüğüm
biriyse zaten konuşacak bir şeyler bulmak sorun. Yok daha önceden bi şekilde
tanıştığım biriyse e zaten beni biliyor, konuşacağımız konular hiç de öyle romantizmden
uzakta günlük konular olacaktır. E bu ikilem içerisinde ben ne yapabilirim ki? Hiç
unutmuyorum, bir arkadaşım “Meryem senden romantizm beklemek boz ayının akşam
yemeğini mum ışığında yemesine beklemeye benziyor” demişti.
Yine evde kaldım iyi mi?!
merhaba sabırla ve ilgiyle okudum.. cok güzel ve yerinde tesbitler yapmışsınız.. ne ilginçdirki,bu renkli bir kişiliğin keşf edilmemiş olması enteresan
YanıtlaSil