uzunca bir aradan sonra yine ben......
ilk önce şunu söyleyeyim, ben artık bir plaza insanıyım. bu da demektir ki yakın bir gelecekte plaza dedikoduları benden sorulacak :)
şimdilik sadece şu kadarını paylaşayım; burada çok enteresan kişiler var. misal, karşı komşum bir avukat. herkese bağırıyor. dün sabah yine sesi çok çıkıyordu, kime kaydırıyor diye şöyle bi göz ucuyla baktım...kendi kendine saydırıyordu.
bu arada bir küçük not: hala bağırabiliyor oluşundan çıkartılacak sonuç henüz bana bulaşmadığıdır.
şimdilik bu kadarla idare edin...gerisi gelecek....hele bi gözleri bana alışsın :)
bugün esas olarak değinmek istediğim konu takma isimler....hani sevgililerin birbirlerine seslendikleri şeyler var ya hani; aşkımm.... dilber dudağım.... gönül kuşum.... ebe gümecim.... karahindibağım gibi şeyler.
şimdi durup dururken nereden çıktı bu demeyin....bu da dert mi meryem demeyin....vallahi dert....anlatıyorum...hazır olun.
şimdi son zamanlarda ayıptır söylemesi, o otoriter sesiyle ismimi zikrettiğinde bütün dik başlılığıma rağmen beni mum eden, karın boşluğumda varlığını unutmayı tercih ettiğim ve hatta üzerlerine 12 katlı bir binanın enkazından kalan molozları istiflediğim kelebeklerin ayaklanmasına engel olamadığım birisinin mevcudiyetini böyle ulu orta, aha da buradan, alenen ilan ediyorum. ama bakın şimdi, öyle hemen ooooo filan diyerek goygoya başlamayın haa...vallahi isyan ederim...zaten beceriksizliğim yüzünden elim ayağım birbirine dolaşmış vaziyette....bir insan bu kadar mı unutur, bu kadar mı uzak olur, bu kadar mı hamurunda olmaz......öyle ki; üniversite sınavına hazırlanan kuzenimin vereceği taktiklere muhtaç vaziyetteyim diyim, gerisi siz hesap edin.
durum böyle olunca da nerede bir çift görsem ister istemez konuşmalara kulak kabartır oldum....taktik alıcam ya!!
ilişkilerin olmazsa olmazı, hatta aşılması gereken ilk engeli; çiftler birbirlerine nasıl hitap ediyorlar?
aradan o kadar uzun zaman geçmiş ki literatürde hangi kelimeler vardı hatırlamıyorum bile.....hatırlamadığım gibi, yeni neler eklendi ondan da bihaberim....e ben şimdi bu zatı muhtereme ne diyerek sesleneceğim, nasıl hitap edeceğim hı...sorarım sizlere, nasıl seslenicem....allahım çarp beni...bu hallere düşecek miydim ben.....???
hadi başlayalım...........
ve bir dev hizmet daha (böyle hizmet filan dediğime aldanmayın, arada gaz veriyorum ki beyin fırtınamız katrina kasırgasına dönüşsün....bu arada, görüşlerinizi tamamen şahsi çıkarlarım için kullanacağımı da peşinen söyliyeyim).
gözlemlediğim bir kaç kelimeyi burada takdir ve onaylarınıza sunuyorum (böyle üç beş resmi kelimeyi arada kaktırınca durum birden bire nasıl da ciddiyet kazanıyor..gülücük);
gözlemlerim neticesinde en sık karşılaştığım hitap kelimesi "aşkım" oldu...içinde aşk geçen bir kelime bu kadar mı ayağa düşer? bu kadar mı içi boşaltılır? bu kadar mı yerli yersiz kullanılır? televizyonu açıyorum yarışma programı. çiftler yarışıyorlar. dört ayrı çift var, hepsinin dilinde bi "aşkım"dır gidiyor. sokağa çıkıyorum, daha burnu yeni sümükten kurtulmuş el kadar bebe telefonda konuşuyorken "aşkım" diyor. alışverişe gidiyorum, böyle koskoca bıyığı sakalı yerinde kara kaşlı kara gözlü amca buram buram memleket kokan şivesi ile platin sarısı saçlı ablaya "aşkum" diye sesleniyor. durum böyle olunca "aşkım" kelimesi üzerinde düşünülmeye bile gerek duyulmadan eleniyor.
sonra "bebişim" kelimesi geliyor. zaman zaman birilerinin damarına basmak için tarafımca da sarf edilen bu kelime kullanılma sıklığına bakılmadan eleniyor.
"bebişim" ile bağlantılı olarak "minik kuşum" tamlamasını da eliyorum. sebebini biliyorsunuz....
sırada "bi tanem" kelimesi var. bu "bi tanem" tanımlaması da okul sıralarında yine bizzat tarafımca çevredeki çiftlerin moralini bozmak maksatlı olarak "bi danem, iki danem, üç danem" gibi saçma bir şekilde mundar edildiğinden onu da eliyorum....tamam kabul, yirmibeş yıl öncesinde de bu gün olduğu gibi sinir bozucu bir insandım. sıradaki...............
"canım" kelimesi var. evet, sempatik. hem ortalama olarak her on şiirden birinde şiirlerde de yer verilmiş "canım" kelimesine. ama o içindeki "can" kısmına takılıyorum....malum, benim bir kaç ay önce kaybetmiş olduğum kedimin ismi "can"dı. dolayısıyla bir canda iki "canım" olmayacağından "canım"ı da eliyoruz.
hani bir şeylere takılınca, üzerinde fazlaca kafa yorulunca olay çorak bir tarlaya dönüşür ya...heh işte tam da o halde olduğumu, bir dönme dolap gibi olduğun yerde dönüp durduğumu fark ediyorum.. daha yazının başında en çok kullanılan beş kelimeyi tüketmiş haldeyim.
çiçekli, böcekli yaklaşımları da eliyoruz....neticede karşımda böyle bir seksen boylarında kapı gibi bir adam var yani.
böyle yaratıcı bir şeyler olmalı....bir yerlerden duyma....birilerinin birilerine yapıştırıp söylediği bir şey olmamalı diye düşünürken aklıma gelen ilk örneğin "öküz gözü" olması ilham perilerinin intikam almak için nicedir kolladıkları fırsatı ele geçirdiklerinin göstergesi değildir de nedir....tamam, en sevdiğim şarabın yapıldığı üzüm cinsidir kendisi ama "öküz" kısmı sanki pek olmadı gibi....
tamam bunu da geçiyorum.....ilham perilerini kovalayıp, tek başıma beyin fırtınası yaratmaya devam ediyorum.....
ediyorum da, "öküz" kelimesinin zihnime yerleşmesi iyi olmadı sanki. çünkü hemen ardından "manda yoğurdu" geldi aklıma....tamam çok severim ama, sağlıklıdır, tadına doyulmaz, bıçakla kesilecek kadar yekparedir.....de, yok bu da olmadı....hatta hiç olmadı
kesin birisinin laneti tuttu beni.....tek ayak üstünde kırk kelime uydurabilen meryemden karşısındaki adama nasıl sesleneceğini bilmeyen meryeme geçişin makul bir açıklaması başka ne olabilir ki?
peki, en sevdiğim içecekten yola çıksak....kahve...kahve ile ilgili ne olabilir....daha doğrusu kahveyi şekersiz ve sütsüz tüketiyorken bir sevgiliye seslenmek için kahve hangi forma sokulabilir ki?
içeceklerden vazgeçip, yiyeceklere mi yönelsem derken sevmeden yediğim hiç bir yiyeceğin olmadığı gerçeği gelip klavyenin üzerine çörekleniyor.....al işte yine hüsran
tüm bu düşünceler turkuaz halı üzerinde içinde kuyruklu piyano barındıran mehter takımı eşliğinde zihnimde geçerken bu hitabet işinde erkeklerin daha şanslı olduğu gerçeği ile karşı karşıya geliyorum. misal, bi dolu çiçek türü emrinize amade. en basiti gülüm diyebilirsiniz mesela. gerçi ben sevmiyorum...gülden ziyade kaynana dili kıvamında dikenlerimin varlığı karşısında "gülüm" denmesini ben pek samimi bulmuyorum. ama yine de bu durum seçeneklerinizin biz kadınlardan daha zengin olduğunu savımı çürütemez.
no'lucak şimdi? yiyecekler gitti....içecekler gitti....börtüydü, böcekti, çiçekti, hayvandı......onlar da gitti. ee geriye ne kaldı?
ne yani, ömrünün kalan kısmında darda, zorda, kavgada ya da aşkta, bazen bir pastayı bazen bir bardak suyu bölüşeceğim, bazen bir ana bazen yar bazen dostu olacağım, doğum günü mumlarımı palaşacağım, ellerim kokmasın diye yemeğin soğanını doğrayacak, yine sakarlık edip merdivenden düşmeyeyim diye perdeleri takacak, oje sürerken taşırdığım kısımları diğerleri bozulmasın diye temizleyecek, alışveriş poşetlerini taşıyacak, akşamları gelirken sırf ben seviyorum diye tam buğday ekmeği alacak, yeşil eriklerin ne kadar ekşi olduğunu test edecek, gece uyurken vızıldayan sineği beni uyandırmadan kapı dışarı edecek, diş macununu tüpünü ortasından sıkmayacak, tuz koymayı unuttuğum yemekleri hem yiyip hem söylenirken bana tuzluğu uzatacak, çamaşırları atletlerine varıncaya kadar ütülememe sesini çıkarmayacak, tavla oynarken her hamleyi tek tek saymama tahammül edecek, kedilerime çiçeklerime ve en önemlisi bana katlanmayı göze alan bu adamı bir kelimeye sığdırmak bu kadar mı zor?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder